Yıllardır yapmadıkları şaklabanlık, “yemedikleri nane” kalmamış. İşbirliği ise işbirliği, patron yalakalığıysa en hasından.
Manşet lazımsa, “emrin olur”, tetikçilik hak getire. Tükürsen, “yağmur yağıyor”. Hala ortalarda “vıcık vıcık” dolanmıyorlar mı, gel de delirme…
Çabuk mu unutuyoruz?
Futbol takımı tutar gibi peşine takıldıklarımızın her yaptığına göz yummak gibi bir alışkanlık mı edindik?
Beğendiğimizin “her şeyi doğrudur” rehaveti daha mı kolayımıza gidiyor?
Sanırım öyle.
Öyle olmasa yıllardır yaptıkları ortadayken, hala ortalıkta “cengaver” kesilenleri nasıl bağrımıza basabiliriz?
Yazıyı okudukça gözlerim “faltaşı” oldu.
Efendim, “arkadaş”, 2011 yılının unutulmayacak “kötü gazeteci” tipini anlatmış.
“Düzen adına konuşuyor” imiş.
“Çeteleci” imiş…
“Muhbir” imiş…
“Türk basını böyle bir fenomeni ilk kez tanıyor” imiş.
Türk basını, 2011 yılını da bu gazeteciyi de hiç unutmayacak hep hatırlayacakmış…
İnsan önce gülüyor.
Sonra geriliyor…
Bir yazana bakıyor, bir son 20 yılda yaşananlara…
Neymiş, 2011’i unutmayıp hep hatırlayacakmışız…
Ben de oturup son yirmi yılda unutamadıklarımı sıralayayım dedim.
İçimden geldi.
Her yıl kaleme alınan ve herkesin imza attığı, “gazetecilik ilkeleri”nin sonra nasıl ayaklar altında ezildiğini unutamadım.
Aslında kendisi de bir çalışan olan genel yayın müdürünün “sendika aleyhimize oluyor” deyip, “büyük medyanın” bir gecede sendikasız kalmasının önünü açmasını unutamadım..
“Promosyon savaşları”nda okurla “kedinin fareyle oynadığı gibi” oynandığını unutamadım.
Gazeteye, “mal”, okura “müşteri” tanımının getirildiği günleri unutamadım.
Medyada örgütlenme ve sendikayla ilgili tek satır yazmadan ömür geçirenleri, arkadaşları parti parti atılırken dilsiz kesilenleri, kendisi de atıldıktan sonra “kovulduk ey halkım” muhabbetine takılanları unutamadım.
İş adamlarıyla “al takke ver külah” olanları, gazetecilikle TÜSİAD”cılığı bir arada yürüttüğünü sananları unutamadım.
Bankalardan paralarımız çalınırken, bizi “kış uykusuna yatıranları” unutamadım.
Hedef gösterenleri, aşağılayanları, “Vay Şerefsiz” manşeti atacak kadar nefretle dolu olanları unutamadım.
Yıllarca yerin dibine soktuklarıyla ilgili kitaplar yazıp, sonra “onlar da değişiyor bizde” deyip kol kola girenleri, “Peki bizi yıllarca niye kandırdın” diye soran “eski dostlarını” da “Fırdöndü dönekler” diye haşlayanları unutamadım.
Şu anda yüzleri tek tek önüme gelen, küçücük çıkarlar uğruna arkadaşlarını, dostlarını satanları, bir koltuk uğruna “ağabeylerine” yalakalanmaktan bıkıp usanmayanları unutamadım.
Liste uzayıp gider. Zamanınızı almayayım.
Geçen yirmi yılın tüm kokuşmuşluğunun, vicdansızlığının, insan olma erdeminden vazgeçilmişliğinin “baş aktörleri”, timsah gözyaşlarıyla, etik dersi vermeye kalkmıyorlar mı?
İşte bu beni delirtiyor…
umitotan@gmail.com
medyatelli
13 Ocak 2012 Cuma
“ANLI”LARIN MEDYASI MI, “ANLI” BİR MEDYA MI?
Depremden sonra ortalık ayakta. Deprem haberleri kadar nefret haberleri ve yorumları da her yanı kaplamış. Sosyal medyada, nefret edenlerle etmeyenlerin “savaşımı” sürüyor.
Nefretin yavaş yavaş zehirlediğinin, insanım diye ortalıkta dolaşanların iskelete dönüştüğünün farkına mı vardık? Hiç sanmam. Keşke öyle olsa…
Önce, “şişirilmiş”, abartılmış, çarpıtılmış haberlere “boğulduk”. Sonra, “oturaklı küfürler” bizi can evimizden vurdu, rahatladık. “Nasıl da geçirmiş, helal olsun abi” dönemleri gelip çattığında, hiç oralı olmadık sinsi sinsi tebessümler yağdırdık. Giderek heyecanımız arttı. Çığlıklar kapladı ortalığı. Düşmanlaştık, nefret bizi teslim aldı.
“Vay Şerefsiz” manşetine imza atanları yere göğe sığdıramadık, hala da öyle. “İşi”, “analarını da satarlar”a kadar vardıranları vekilimiz yaptık, bizi temsil etsin diye. Palavra sıkmayı bırakalım, hiçbirimiz öyle masum değiliz. Sessiz kaldık, ortak olduk.
Herkes bilir, görsel medya duygulara dokunur. Gözlerimiz görür, kulaklarımız duyar ve daha çok duygularımız depreşir. Hep birlikte ağlar, hep birlikte güler, hep birlikte düşmanlaşır, hep birlikte nefret ederiz. Reytingler, tiraj kavgaları hep bu sinsi ilişki üzerine kurulur. Çok basitmiş gibi görünen küçük bir kelime, yüzlerde beliren ekşimtırak sarsıntı aslında hepimizden daha sinsi olan nefretin iç fokurdamalarıdır. Yıllardır fokurdaya fokurdaya işte bugünlere geldik.
Anımsar mısınız bilmem, yıllar önce bir kadın spiker, ağzını doldura doldura, karşı medyanın patronuna “Rum çocuğu” derken yüzünde güller açıyordu. Sahi nerelerde şimdi o kadın spiker?
Aradan uzun yıllar geçti ve yine ekranda bazı spiker kadınlar benzer yaklaşımlara imza attılar. Herkes onlara saldırmanın rahatlığını yaşadı. Oysa olayın vahameti, bu kadınların bir nefret suçu işlediklerinin farkında bile olmayışlarıydı. İçlerinde yıllardır fokurdayan ve giderek zehirleyen nefret, tüm sinsiliğinden arınıp patlayıvermişti.
Yıllardır nefretle başlayıp biten tümceler kurduk. Nefret, hayatımızda sıradan bir şeymiş gibi dolanıp durdu. En kibar olduğumuz zamanların tümcesi, “lahmacundan nefret ederim”le başladı…
Hrant Dink Vakfı’nın hazırladığı “Medyada Nefret Söylemi” başlıklı son raporu görmüşsünüzdür. Bazı gazetelerden, yazarlardan örnekler verilmiş. Öyle tümceler var ki, yeniden dillendirmeye bile utanıyor insan. Bazılarını buraya da almak isterdim, ama sanki bir yerlerime sıvanacakmış gibi ürktüm…
Medya uzun yıllar boyunca nefretle imtihanında hep sınıfta kaldı. Ötekileştirme, itekleme, aşağılama ekranlardan, manşetlerden, köşelerden evlerimize, beyinlerimize süzüldü.
Medyanın tam da bugünlerde “Anlı”ların medyası mı, yoksa “anlı şanlı” bir medya mı olmaya karar vermesinin zamanıdır.
Bize düşen de var tabii…
Herkes kendi kendine şu küçük testi yapabilir:
Ağızlardan düşmeyen küçük, iki kelimelik bir tümce var: “Analar ağlamasın…”
Bu tümce size ne anlatıyor?
“Bizimkilerin anası ağlamasın”ı mı, bütün anaları mı?
Yanıtlarken, tüm içtenliğinizle dürüst olun.
Eğer ikirciklik yaşıyorsanız, aman dikkat, nefret bir yerlerinizde fokurdamaya başlamıştır…
Arınmaya çalışın. Zehirlenmeyin…
umitotan@gmail.com
4 Eylül 2011 Pazar
RÖPORTAJ YATAĞA DÜŞÜNCE...
Onca yer varken bir röportajın yatakta yapılmasındaki “sırrı”, düşünüyor taşınıyor, bulamıyorum. Otel odasında ve yatakta “sarmaş dolaş” fotolar eşliğinde yapılan röportajın sırrını bilen varsa lütfen beni aydınlatsın…
Medyamızda kadın çalışanlar arttıkça büyük sevinç duyanlardanım. Köşelerde, ekranlarda çoğalan kadın yüzlerinin medyamızın “erkek imparatorluğunu” hizaya getireceğine inanıyordum ve çok umutluydum. Her şeye karşın umudumu yine de yitirmek istemiyorum, ama köşelere doluşan, köşelere sığmayıp ekranlara taşan bazı kadınlar beni ürkütüyor, korkutuyor.
Bir kadın, erkeğin boynundaki kravatı “yular çeker gibi” çekiştirerek röportaj yapıyor. Fotolar ille de ilginç olacak. Ama ne ilginç…
Bir diğeri, ille de yatakta olacak…
İnternette yer alan haberle göre, efendim daha önce Ajda Pekkan’la yatağa giren gazetecimiz, bu kez Özge Ulusoy’la otel odasında ve yatakta daha ilginç bir röportaj yapmış.
Röportaj yapılan kadın nasıl da güzelmiş. “Aman Allah’ım o bacaklar, onlar nasıl uzun, 1.20... Vahşi bir hayvan gibi. Estetik ve asil. Hem hanımefendi hem seksi” imiş.
Bu kadar güzel bir kadınla fotoğraf kolay değil.
Düşünüyorlar, taşınıyorlar, gazeteci kadın, “Mecburen yatağa gireceğiz” diyor… (Hürriyet Pazar eki)
Niye ki?
Röportaj verecek kişinin sözleri yatakta anlam mı değiştiriyor?
Şöyle oluyor: “İlginç” fotolara dalıp, spotlara göz atıyorsunuz, röportaj güme gidiyor. Tabii yapılan gerçekten röportajsa…
Bir diğeri, kuş sütü eksik Bodrum yaşamında, yine de sıkıntıdan patlıyor. Sol dudağına ısırık atmış fotosunun altına döktürüyor:
“Kocamı nasıl seviyorum, dondurup çerçeveletesim geliyor, o derece. Kimseler görmesin istiyorum, kıskançlığım zirvede...”
Efendim kocasının karşısına dikilmiş, "Aşkım ben İstanbul'a gitmek istiyorum” demesiyle birlikte, Ali’nin yüzüne gözüne neşe gelmiş…
Sonra apar topar İstanbul’a dönmüşler. İstanbul’u ne kadar da özlemişler.
“Ey okurlar”a nasihat kıyağı da unutulmamış: “Bırakın klişeleri, olun kendiniz gibi.”
(17.8.2011, Sabah)
Bak seeeen…
Tam da klişelerimden arınmaya başlıyordum ki, kadın yazarların “saç saça baş başa” durumlarına kaptırdım kendimi.
Hadi biz erkeklere alışmıştık. Şah damarları patlarcasına bağıranlara, aşağılayanlara, küfredenlere, tehdit edenlere nefret edenlere “şerbetli” olmuştuk da…
Kadınlardan biri eleştiriyormuş gibi yapıp neredeyse hedef göstermiş. Hedef gösterilen tehdit mektupları aldığını yazmış. Bir gazeteci kadın, bazı kadın yazarları, “Dişi Çölaşanlar” diye betimlemiş…
Adları yazmama gerek yok.
Medyamızda bir öne çıkma, kendini gösterme, herkes tarafından acilen tanınma, televizyonlardan program kapma histerisi yaşanıyor ve hiç beklemediklerinizden hiç beklemediğiniz “numarayı” görebiliyorsunuz.
Umur Talu’ya da gına gelmiş olmalı ki geçen gün şöyle diyordu:
“Nasıl oldunuz be çocuklar... Ne çabuk oldunuz! Tut ki şöhret oldunuz.. , Değer mi peki! Değdi mi?" (Habertürk, 4.8.2011)
Değer mi değmez mi bilemem ama, bu gidişat pek hayra alamet değil…
Sözü olanlara başımızın üzerinde yer var.
Gazetecilik yapıyormuş gibi köşelere kurulmuşlara, ekranlara sıvanmışlara, onlara olanak veren patronlara, yöneticilere diyorum ki:
“Yetti artık…”
14 Mart 2011 Pazartesi
"Gazeteci milleti", aynayla barışmalı...
"Hep birilerine kızmakla, hep 'suçluyu' bir yerlerde aramakla geçti ömrünüz. Size dokunmayan yılan bin yaşasındı. Sizden gayri herkes 'tu kaka' idi. Elinize bir ayna almaktan hep kaçtınız, korktunuz.
Yandaşı, candaşı, taraftarı, demokratı, solcusu, sağcısı, liberali velhasıl 'gazeteci milleti', artık aynayla barışmalıdır.
Yıllardır "yenilen naneler", her yerleri "tırmalar" oldu, aynayla tanışma zamanıdır şimdi…
Hükümete kızıyorsunuz…
Askere kızıyorsunuz…
Polise kızıyorsunuz…
Muhalefete kızıyorsunuz…
İktidara kızıyorsunuz…
Yargıya kızıyorsunuz…
Hiç kimseleri bulamazsanız, meslektaşlarınıza kızıyorsunuz, linç ediyorsunuz, yargılayıp hüküm veriyorsunuz…
Ama kendinizden hiç söz etmiyorsunuz.
Yalnızca "ucu size dokunduğunda" bülbüle dönüyorsunuz.
Oysa başınıza gelenlerde, kızdıklarınızın, suçladıklarınızın en küçük bir katkısı yok.
Her şeyi bilerek, isteyerek ve katlanarak yaptınız.
Bu ülkede "takır takır" insanlar öldürülürken put kesildiniz, ama sendikanızı terk ederken aslanlar gibiydiniz.
Arkadaşlarınız açlığa yokluğa yollanırken kılınız kıpırdamadı, ne zaman ki sizin de kapınız çalındı ağıtlar düzmeye başladınız.
Hep, sizin özgürlükleriniz iyi, "onlarınki" kötüydü.
Yandaş oldunuz, taraftar olana kızdınız, candaş oldunuz yandaş olana kızdınız, taraftar oldunuz taraftar olamayana kızdınız…
Ama hep bir "şey" oldunuz"…
Basın özgürlüğünde bilmem kaçıncı sıradan kaçıncı sıraya düşmüşüz.
Bunun suçlusu hep başkaları mı?
Patronlara yalakalığın tavana vurduğu "cennet yılları" siz yarattınız.
Örgütsüzlüğe, atılma korkusuyla geçen zalim yıllara siz katlandınız.
Politikacılarla, iş çevreleriyle, askerle, polisle mesafeyi siz sıfırladınız.
Her kesime aynı uzaklıkta kalıp gazetecilik yapmak zorunuza gitti, kolayına, kaymaklısına kaçtınız.
Direnen, gazeteciliği gazeteci gibi yapmaya çalışanlara katlanamadınız, harcadınız.
Hiç kıvırmaya, sağa sola bakmaya, işaret parmağımızı birilerine döndürmeye çalışmaya kalkmayalım.
Bu kötü noktaya gelişte hepimizin tuzu olduğunu kabul etmekle başlayalım.
Korkmayalım. Elimize aynayı alalım ve yüzlerimizle tekrar buluşalım.
Maskelerimizle harap olmuş yüzlerimiz bize en doğrusunu gösterecektir…
Tabii geriye bir yüzümüz kaldıysa…"
Yandaşı, candaşı, taraftarı, demokratı, solcusu, sağcısı, liberali velhasıl 'gazeteci milleti', artık aynayla barışmalıdır.
Yıllardır "yenilen naneler", her yerleri "tırmalar" oldu, aynayla tanışma zamanıdır şimdi…
Hükümete kızıyorsunuz…
Askere kızıyorsunuz…
Polise kızıyorsunuz…
Muhalefete kızıyorsunuz…
İktidara kızıyorsunuz…
Yargıya kızıyorsunuz…
Hiç kimseleri bulamazsanız, meslektaşlarınıza kızıyorsunuz, linç ediyorsunuz, yargılayıp hüküm veriyorsunuz…
Ama kendinizden hiç söz etmiyorsunuz.
Yalnızca "ucu size dokunduğunda" bülbüle dönüyorsunuz.
Oysa başınıza gelenlerde, kızdıklarınızın, suçladıklarınızın en küçük bir katkısı yok.
Her şeyi bilerek, isteyerek ve katlanarak yaptınız.
Bu ülkede "takır takır" insanlar öldürülürken put kesildiniz, ama sendikanızı terk ederken aslanlar gibiydiniz.
Arkadaşlarınız açlığa yokluğa yollanırken kılınız kıpırdamadı, ne zaman ki sizin de kapınız çalındı ağıtlar düzmeye başladınız.
Hep, sizin özgürlükleriniz iyi, "onlarınki" kötüydü.
Yandaş oldunuz, taraftar olana kızdınız, candaş oldunuz yandaş olana kızdınız, taraftar oldunuz taraftar olamayana kızdınız…
Ama hep bir "şey" oldunuz"…
Basın özgürlüğünde bilmem kaçıncı sıradan kaçıncı sıraya düşmüşüz.
Bunun suçlusu hep başkaları mı?
Patronlara yalakalığın tavana vurduğu "cennet yılları" siz yarattınız.
Örgütsüzlüğe, atılma korkusuyla geçen zalim yıllara siz katlandınız.
Politikacılarla, iş çevreleriyle, askerle, polisle mesafeyi siz sıfırladınız.
Her kesime aynı uzaklıkta kalıp gazetecilik yapmak zorunuza gitti, kolayına, kaymaklısına kaçtınız.
Direnen, gazeteciliği gazeteci gibi yapmaya çalışanlara katlanamadınız, harcadınız.
Hiç kıvırmaya, sağa sola bakmaya, işaret parmağımızı birilerine döndürmeye çalışmaya kalkmayalım.
Bu kötü noktaya gelişte hepimizin tuzu olduğunu kabul etmekle başlayalım.
Korkmayalım. Elimize aynayı alalım ve yüzlerimizle tekrar buluşalım.
Maskelerimizle harap olmuş yüzlerimiz bize en doğrusunu gösterecektir…
Tabii geriye bir yüzümüz kaldıysa…"
2 Ocak 2011 Pazar
CUMHURİYET ve MEHMET FARAÇ
Lafı eveleyip, gevelemeden, direk soracağım: Mehmet Faraç, CHP’nin Parti Meclisi’ne yeniden seçilseydi, günlerdir ekranlardan ve internet sayfalarından izlediğimiz kavga yaşanacak mıydı?” Benim yanıtım, “hayır”. Palavra değil, elimde somut veriler var…
“İnanın, kişilerle ilgili bir sorunum yok. Gazetecilik etiği ile ilgili “meselem” var. İki yüzlülükle ilgili karın ağrım var… “Mış” gibi yapanlara isyanım var. Bugünden tezi yok, Parti Meclisi üyesi gazetecilerin derhal, sütunlarını, ekranlarını terk etmeleri gerekiyor. Cumhuriyet’te böyle bir alışkanlık vardı, bir ara “es” geçildi. Umarım yeniden gündeme gelir. Bu gazeteciler kendiliklerinden ayrılmazsa, iş akitleri feshedilmeli ve politik arenaya uğurlanmalı. Yoksa, hem Parti Meclisi üyesi, hem gazeteci, hem yazar, hem televizyoncu “gazetecilere” yeni bir sıfat arayıp, bulmak gerekiyor.”
Yukarıdaki satırlar, 24 Mayıs 2010 tarihini taşıyor. İnanmayan internette baksın, yerli yerinde duruyor.
Hızımı alamamışım ve 28 Mayıs 2010’da “Gidişat Embedded” başlığıyla medya etiğini yerle bir edenlere bir kez daha seslenmişim.
Aynen şöyle:
“Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum. Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi? Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum. Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor. Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor… Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım. Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…”
Yazılarla da yetinmedim. Başta Cumhuriyet gazetesinin bazı yazarları olmak üzere, ilgililere mektuplar yazdım. Açılan yolun çok tehlikeli olduğunu, “yandaş medya” diye bağıranların, “taraftar medya” yaratmakta olduklarına dikkat çekmek istedim.
Aradan tam dolu dolu yedi ay geçti.
Hiç kimselerden “çıt” çıkmadı.
Cumhuriyet’in Mehmet Faraç’ın iş akdini feshetmesiyle ilgili açıklamasını az önce okudum. Mehmet Faraç’ı Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sında izledim…
İki taraf da bana inandırıcı gelmedi. Bilmem size geldi mi?
Bir gazete yönetimi düşünün ki, hem profesyonel politikacı, hem kadrolu gazeteci çalışanına yedi ay boyunca “katlanmak” zorunda kalıyor.
Bir gazeteci düşünün ki, hem parti meclisi üyesi hem kadrolu gazeteci olarak yaşamını sürdürmekten gocunmuyor ve televizyonlarda bunu açık açık söylüyor. Hele yıllarca çalıştığı iş yerindeki “olumsuzlukları” bugün ortaya dökmesi de ayrıca yaralayıcı. Adama, “bugüne kadar neredeydin” diye sorarlar.
O çok sevdiğim tümceyi yinelemek zorundayım:
“Görüyorsan, içinde yaşayamazsın.”
Ama ne yazık ki, günün modası bu.
Yıllarca içinde olacaksın. Göreceksin. Sesini çıkarmayacaksın, sonra oturup kitap yazacaksın, “Ey halkım bak başıma neler geldi”ye sıvanacaksın.
Dostlar, “mış gibi” hayatlar bir yere kadar.
Mehmet Faraç’ın yedi aylık serüveni “yenilir yutulur” olamayabilir, ama tüm “suçu” da onun üzerine yıkmak haksızlık olur. Yaşananlarda Cumhuriyet yönetiminin tutumunu görmezden gelmek olur.
Son olarak şunu söylemek istiyorum:
Lütfen bu karmaşaya ideoloji kılıfı sarmaya kalkışmayın. Atatürkçülükten, ilericilikten, laiklikten, solculuktan dem vurmaya kalkışmayın…
Ayıp olur…
“İnanın, kişilerle ilgili bir sorunum yok. Gazetecilik etiği ile ilgili “meselem” var. İki yüzlülükle ilgili karın ağrım var… “Mış” gibi yapanlara isyanım var. Bugünden tezi yok, Parti Meclisi üyesi gazetecilerin derhal, sütunlarını, ekranlarını terk etmeleri gerekiyor. Cumhuriyet’te böyle bir alışkanlık vardı, bir ara “es” geçildi. Umarım yeniden gündeme gelir. Bu gazeteciler kendiliklerinden ayrılmazsa, iş akitleri feshedilmeli ve politik arenaya uğurlanmalı. Yoksa, hem Parti Meclisi üyesi, hem gazeteci, hem yazar, hem televizyoncu “gazetecilere” yeni bir sıfat arayıp, bulmak gerekiyor.”
Yukarıdaki satırlar, 24 Mayıs 2010 tarihini taşıyor. İnanmayan internette baksın, yerli yerinde duruyor.
Hızımı alamamışım ve 28 Mayıs 2010’da “Gidişat Embedded” başlığıyla medya etiğini yerle bir edenlere bir kez daha seslenmişim.
Aynen şöyle:
“Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum. Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi? Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum. Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor. Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor… Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım. Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…”
Yazılarla da yetinmedim. Başta Cumhuriyet gazetesinin bazı yazarları olmak üzere, ilgililere mektuplar yazdım. Açılan yolun çok tehlikeli olduğunu, “yandaş medya” diye bağıranların, “taraftar medya” yaratmakta olduklarına dikkat çekmek istedim.
Aradan tam dolu dolu yedi ay geçti.
Hiç kimselerden “çıt” çıkmadı.
Cumhuriyet’in Mehmet Faraç’ın iş akdini feshetmesiyle ilgili açıklamasını az önce okudum. Mehmet Faraç’ı Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sında izledim…
İki taraf da bana inandırıcı gelmedi. Bilmem size geldi mi?
Bir gazete yönetimi düşünün ki, hem profesyonel politikacı, hem kadrolu gazeteci çalışanına yedi ay boyunca “katlanmak” zorunda kalıyor.
Bir gazeteci düşünün ki, hem parti meclisi üyesi hem kadrolu gazeteci olarak yaşamını sürdürmekten gocunmuyor ve televizyonlarda bunu açık açık söylüyor. Hele yıllarca çalıştığı iş yerindeki “olumsuzlukları” bugün ortaya dökmesi de ayrıca yaralayıcı. Adama, “bugüne kadar neredeydin” diye sorarlar.
O çok sevdiğim tümceyi yinelemek zorundayım:
“Görüyorsan, içinde yaşayamazsın.”
Ama ne yazık ki, günün modası bu.
Yıllarca içinde olacaksın. Göreceksin. Sesini çıkarmayacaksın, sonra oturup kitap yazacaksın, “Ey halkım bak başıma neler geldi”ye sıvanacaksın.
Dostlar, “mış gibi” hayatlar bir yere kadar.
Mehmet Faraç’ın yedi aylık serüveni “yenilir yutulur” olamayabilir, ama tüm “suçu” da onun üzerine yıkmak haksızlık olur. Yaşananlarda Cumhuriyet yönetiminin tutumunu görmezden gelmek olur.
Son olarak şunu söylemek istiyorum:
Lütfen bu karmaşaya ideoloji kılıfı sarmaya kalkışmayın. Atatürkçülükten, ilericilikten, laiklikten, solculuktan dem vurmaya kalkışmayın…
Ayıp olur…
19 Ekim 2010 Salı
"Şerefsiz..."
O kelimeyi tırnak içine aldım. Kim olursa olsun “biri” için kullanmaya utanırım. Ama bazı utanmazların yıllar önce manşetlerine koydukları o kelime, bir yerlerden çıkıp geliyor. Gerçeği anlatmak Gülten Kaya’lara düşerken, o manşeti atanlar ortada kasılarak dolaşmayı sürdürüyor ve hiç yüzleri kızarmıyor…
Kanal 24’ün beğendiğim programı “Kafa Dengi”nin konuğu, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya idi. Sohbet güzeldi. Ahmet Kaya’yla ilgili anekdotları dinlerken ve uzun yıllar ötesinden görüntüleri izlerken, ben de anılara daldım.
12 Eylül’ün tüm şiddeti üzerimizdeydi. Ahmet Kaya’nın “Şafak Türküsü” zamanlarıydı. Fuar Ekici Över’deki konserlerine yüzlerce emniyet görevlisinin oluşturduğu koridordan geçip girerdik. Yakınlarımı konserlerine götürüken, “başlarına kötü bir şey gelir mi” tedirginliği yaşarlardı. Öyle zamanlardı. Korkularımızdan arındırırdı bizi Ahmet Kaya…
Sonra gazeteci- sanatçı ilişkisi içinde çok zamanlar bir araya geldik. İnsana huzur veren, cesaretlendiren, bir akil adamdı.
Neyse dün akşama dönelim.
Programa gelen mesajlar okunuyordu. Biri çok çarpıcıydı. Ahmet Kaya’nın yıllar önce Türkler aleyhine yaptığı konuşmalardan dem vuruyordu. Mesajı gönderene kızamadım. Gülten Kaya da kızmadı. Çünkü yıllar önce manşete çekilen “şerefsiz” bir yerlerde takılıp kalmıştı. Gülten Kaya, olayın gerçek yüzünü anlattı.
Gülten Kaya’nın kim bilir kaçıncı anlatışıydı. Ben en az 7-8 kez izledim.
Ne kadar anlatırsanız anlatın, ne kadar çırpınırsanız çırpının yıllar önce atılmış yalancı manşetler bir yerlerden çıkıp geliyor ve ne yazık ki açıklamayı yapmak da mağdura düşüyor.
O manşeti atanlar mı?hurriyet_vay_serefsiz
Yine ortalarda kasılarak dolaşıyor, yine ahkamlarını sürdürüyorlar. Bereket, manşet atacak pozisyonları yok şu aralar.
Ahmet Kaya, ülkesinden uzakta kalp krizinden öldü. O manşetlerin hiç mi suçu yok?
Gülten Kaya, Ahmet Kaya’nın “başına örülen çorapların” da içinde yer alacağı bir DVD hazırlandığını söyledi. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak çalışmada
İnsanlarımıza nasıl kıydığımızın öyküsü anlatılacak.
Ben de arşivimdeki tüm Ahmet Kaya film ve fotoğraflarını sevgili eşine göndereceğim.
Dostlar, aman manşetlere dikkat.
Linç manşetleri atanların yüzü kızarmıyor, utanmıyorlar…
Görev, dikkatli okura ve gerçek gazetecilere düşüyor…
Kanal 24’ün beğendiğim programı “Kafa Dengi”nin konuğu, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya idi. Sohbet güzeldi. Ahmet Kaya’yla ilgili anekdotları dinlerken ve uzun yıllar ötesinden görüntüleri izlerken, ben de anılara daldım.
12 Eylül’ün tüm şiddeti üzerimizdeydi. Ahmet Kaya’nın “Şafak Türküsü” zamanlarıydı. Fuar Ekici Över’deki konserlerine yüzlerce emniyet görevlisinin oluşturduğu koridordan geçip girerdik. Yakınlarımı konserlerine götürüken, “başlarına kötü bir şey gelir mi” tedirginliği yaşarlardı. Öyle zamanlardı. Korkularımızdan arındırırdı bizi Ahmet Kaya…
Sonra gazeteci- sanatçı ilişkisi içinde çok zamanlar bir araya geldik. İnsana huzur veren, cesaretlendiren, bir akil adamdı.
Neyse dün akşama dönelim.
Programa gelen mesajlar okunuyordu. Biri çok çarpıcıydı. Ahmet Kaya’nın yıllar önce Türkler aleyhine yaptığı konuşmalardan dem vuruyordu. Mesajı gönderene kızamadım. Gülten Kaya da kızmadı. Çünkü yıllar önce manşete çekilen “şerefsiz” bir yerlerde takılıp kalmıştı. Gülten Kaya, olayın gerçek yüzünü anlattı.
Gülten Kaya’nın kim bilir kaçıncı anlatışıydı. Ben en az 7-8 kez izledim.
Ne kadar anlatırsanız anlatın, ne kadar çırpınırsanız çırpının yıllar önce atılmış yalancı manşetler bir yerlerden çıkıp geliyor ve ne yazık ki açıklamayı yapmak da mağdura düşüyor.
O manşeti atanlar mı?hurriyet_vay_serefsiz
Yine ortalarda kasılarak dolaşıyor, yine ahkamlarını sürdürüyorlar. Bereket, manşet atacak pozisyonları yok şu aralar.
Ahmet Kaya, ülkesinden uzakta kalp krizinden öldü. O manşetlerin hiç mi suçu yok?
Gülten Kaya, Ahmet Kaya’nın “başına örülen çorapların” da içinde yer alacağı bir DVD hazırlandığını söyledi. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak çalışmada
İnsanlarımıza nasıl kıydığımızın öyküsü anlatılacak.
Ben de arşivimdeki tüm Ahmet Kaya film ve fotoğraflarını sevgili eşine göndereceğim.
Dostlar, aman manşetlere dikkat.
Linç manşetleri atanların yüzü kızarmıyor, utanmıyorlar…
Görev, dikkatli okura ve gerçek gazetecilere düşüyor…
1 Eylül 2010 Çarşamba
GİDİŞAT: EMBEDDED…
“Katharsis sarhoşluğu”ndan ayakların yere bastığı, aklın galebe çaldığı zamanlara varıldı mı bilemem, ama bizim “gazeteci milleti”nin “yerini, mesafesini” belirleme konusunda acilen bir karara varmasının tam zamanıdır.
Efendim, konu aynı…
Eğer, bu konuyu, çeşitli komikliklerle atlatmaya çalışanların “oldu da bitti Maşallah”ına bırakırsak gazeteciliğin varacağı yer vahimdir.
Önceki yazımda da belirttiğim gibi inanın kişilerle ilgili bir sorunum yok. Birilerini yaralamak ise aklımdan geçmez.
Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum.
Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi?
Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum.
Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor.
Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor.
Sorun, son söylediklerinde Faraç’ın.
Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım.
Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…
Hurşit Güneş, bir bilim insanı ve politikacı olarak görüşlerini paylaşırken, gazeteci değilken yazılarına ara verdi. Aslında vermese de olurdu. Çünkü Güneş’i okurken CHP’de politika yapan bir bilim insanının görüşleri olduğunu biliyorduk.
Geçen yazımda politikacı gazetecilerin derhal istifa etmelerini ya da gazeteleri tarafından iş akitlerinin feshedilmesini istemiştim.
Peki yazmasınlar mı?
Tabii ki yazsınlar. Köşeleri de olsun, ama gazeteci olarak değil, Parti Meclisi üyesi olarak görüşlerini sunsunlar.
Eğer “politikacı gazeteci” bir alışkanlığa dönüşürse, medyamızda yeni bir çağ başlayacak demektir:
“Embedded gazeteciler çağı”
Irak savaşında, ABD ve İngiliz birliklerinin yanına iliştirilen “gazetecileri” anımsayınız. On binlerce insanın öldüğü bir “cehennemin” bilgisayar oyunuymuş gibi dayatıldığı, olayın aslını öğrenebilmek için Al Jazeera televizyonuna kilitlenildiği günlere gidiniz.
Hükümetin yandaşı, şu partinin yoldaşı, şu genel başkanın candaşı, şu liderin kankası, şu beyefendinin “canısı”, sözüm ona gazeteciler…
Vahametin boyutunu görebiliyor musunuz?
Ekranda Aysever. “Sayın genel başkanımız” diye başlayıp heyecandan öte bağırtılı ses tonuyla sürdürüyor. Yanında, CHP Parti Meclisi’nde yer bulamayan Ercan Karakaş sessizce dinliyor.
Kendi kendime sordum.
Lütfen samimiyetle siz de sorunuz.
Hala kendilerini gazeteci olarak tanımlayan parti meclisi üyelerinin tarafsızlığına, herkese belli mesafede olabileceklerine, sunacakları ya da yazacakları haberlerin doğruluğuna inanmamız mümkün mü?
Ekranlarında ve sütunlarında “yandaş medya” diye bas bas bağıranların kendilerine toz kondurmamalarındaki ironiye katlanabilecek babayiğit var mı?
Benden söylemesi:
Gidişat embedded gazeteciliğidir…
Başta okurlar ve izleyiciler olmak üzere tüm gazeteci dernekleri ve sendika, yol yakınken bu kötü alışkanlığa el koymalıdır, engel olmalıdır…
Şimdi ayılma zamanıdır…
Efendim, konu aynı…
Eğer, bu konuyu, çeşitli komikliklerle atlatmaya çalışanların “oldu da bitti Maşallah”ına bırakırsak gazeteciliğin varacağı yer vahimdir.
Önceki yazımda da belirttiğim gibi inanın kişilerle ilgili bir sorunum yok. Birilerini yaralamak ise aklımdan geçmez.
Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum.
Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi?
Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum.
Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor.
Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor.
Sorun, son söylediklerinde Faraç’ın.
Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım.
Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…
Hurşit Güneş, bir bilim insanı ve politikacı olarak görüşlerini paylaşırken, gazeteci değilken yazılarına ara verdi. Aslında vermese de olurdu. Çünkü Güneş’i okurken CHP’de politika yapan bir bilim insanının görüşleri olduğunu biliyorduk.
Geçen yazımda politikacı gazetecilerin derhal istifa etmelerini ya da gazeteleri tarafından iş akitlerinin feshedilmesini istemiştim.
Peki yazmasınlar mı?
Tabii ki yazsınlar. Köşeleri de olsun, ama gazeteci olarak değil, Parti Meclisi üyesi olarak görüşlerini sunsunlar.
Eğer “politikacı gazeteci” bir alışkanlığa dönüşürse, medyamızda yeni bir çağ başlayacak demektir:
“Embedded gazeteciler çağı”
Irak savaşında, ABD ve İngiliz birliklerinin yanına iliştirilen “gazetecileri” anımsayınız. On binlerce insanın öldüğü bir “cehennemin” bilgisayar oyunuymuş gibi dayatıldığı, olayın aslını öğrenebilmek için Al Jazeera televizyonuna kilitlenildiği günlere gidiniz.
Hükümetin yandaşı, şu partinin yoldaşı, şu genel başkanın candaşı, şu liderin kankası, şu beyefendinin “canısı”, sözüm ona gazeteciler…
Vahametin boyutunu görebiliyor musunuz?
Ekranda Aysever. “Sayın genel başkanımız” diye başlayıp heyecandan öte bağırtılı ses tonuyla sürdürüyor. Yanında, CHP Parti Meclisi’nde yer bulamayan Ercan Karakaş sessizce dinliyor.
Kendi kendime sordum.
Lütfen samimiyetle siz de sorunuz.
Hala kendilerini gazeteci olarak tanımlayan parti meclisi üyelerinin tarafsızlığına, herkese belli mesafede olabileceklerine, sunacakları ya da yazacakları haberlerin doğruluğuna inanmamız mümkün mü?
Ekranlarında ve sütunlarında “yandaş medya” diye bas bas bağıranların kendilerine toz kondurmamalarındaki ironiye katlanabilecek babayiğit var mı?
Benden söylemesi:
Gidişat embedded gazeteciliğidir…
Başta okurlar ve izleyiciler olmak üzere tüm gazeteci dernekleri ve sendika, yol yakınken bu kötü alışkanlığa el koymalıdır, engel olmalıdır…
Şimdi ayılma zamanıdır…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)