4 Eylül 2011 Pazar

RÖPORTAJ YATAĞA DÜŞÜNCE...

Onca yer varken bir röportajın yatakta yapılmasındaki “sırrı”, düşünüyor taşınıyor, bulamıyorum. Otel odasında ve yatakta “sarmaş dolaş” fotolar eşliğinde yapılan röportajın sırrını bilen varsa lütfen beni aydınlatsın…

Medyamızda kadın çalışanlar arttıkça büyük sevinç duyanlardanım. Köşelerde, ekranlarda çoğalan kadın yüzlerinin medyamızın “erkek imparatorluğunu” hizaya getireceğine inanıyordum ve çok umutluydum. Her şeye karşın umudumu yine de yitirmek istemiyorum, ama köşelere doluşan, köşelere sığmayıp ekranlara taşan bazı kadınlar beni ürkütüyor, korkutuyor.

Bir kadın, erkeğin boynundaki kravatı “yular çeker gibi” çekiştirerek röportaj yapıyor. Fotolar ille de ilginç olacak. Ama ne ilginç… Bir diğeri, ille de yatakta olacak… İnternette yer alan haberle göre, efendim daha önce Ajda Pekkan’la yatağa giren gazetecimiz, bu kez Özge Ulusoy’la otel odasında ve yatakta daha ilginç bir röportaj yapmış. Röportaj yapılan kadın nasıl da güzelmiş. “Aman Allah’ım o bacaklar, onlar nasıl uzun, 1.20... Vahşi bir hayvan gibi. Estetik ve asil. Hem hanımefendi hem seksi” imiş. Bu kadar güzel bir kadınla fotoğraf kolay değil. Düşünüyorlar, taşınıyorlar, gazeteci kadın, “Mecburen yatağa gireceğiz” diyor… (Hürriyet Pazar eki)

Niye ki?

Röportaj verecek kişinin sözleri yatakta anlam mı değiştiriyor?

Şöyle oluyor: “İlginç” fotolara dalıp, spotlara göz atıyorsunuz, röportaj güme gidiyor. Tabii yapılan gerçekten röportajsa…

Bir diğeri, kuş sütü eksik Bodrum yaşamında, yine de sıkıntıdan patlıyor. Sol dudağına ısırık atmış fotosunun altına döktürüyor: “Kocamı nasıl seviyorum, dondurup çerçeveletesim geliyor, o derece. Kimseler görmesin istiyorum, kıskançlığım zirvede...” Efendim kocasının karşısına dikilmiş, "Aşkım ben İstanbul'a gitmek istiyorum” demesiyle birlikte, Ali’nin yüzüne gözüne neşe gelmiş… Sonra apar topar İstanbul’a dönmüşler. İstanbul’u ne kadar da özlemişler. “Ey okurlar”a nasihat kıyağı da unutulmamış: “Bırakın klişeleri, olun kendiniz gibi.” (17.8.2011, Sabah)

Bak seeeen…

Tam da klişelerimden arınmaya başlıyordum ki, kadın yazarların “saç saça baş başa” durumlarına kaptırdım kendimi. Hadi biz erkeklere alışmıştık. Şah damarları patlarcasına bağıranlara, aşağılayanlara, küfredenlere, tehdit edenlere nefret edenlere “şerbetli” olmuştuk da… Kadınlardan biri eleştiriyormuş gibi yapıp neredeyse hedef göstermiş. Hedef gösterilen tehdit mektupları aldığını yazmış. Bir gazeteci kadın, bazı kadın yazarları, “Dişi Çölaşanlar” diye betimlemiş…

Adları yazmama gerek yok. Medyamızda bir öne çıkma, kendini gösterme, herkes tarafından acilen tanınma, televizyonlardan program kapma histerisi yaşanıyor ve hiç beklemediklerinizden hiç beklemediğiniz “numarayı” görebiliyorsunuz. Umur Talu’ya da gına gelmiş olmalı ki geçen gün şöyle diyordu: “Nasıl oldunuz be çocuklar... Ne çabuk oldunuz! Tut ki şöhret oldunuz.. , Değer mi peki! Değdi mi?" (Habertürk, 4.8.2011)

Değer mi değmez mi bilemem ama, bu gidişat pek hayra alamet değil… Sözü olanlara başımızın üzerinde yer var. Gazetecilik yapıyormuş gibi köşelere kurulmuşlara, ekranlara sıvanmışlara, onlara olanak veren patronlara, yöneticilere diyorum ki:

“Yetti artık…”

14 Mart 2011 Pazartesi

"Gazeteci milleti", aynayla barışmalı...

"Hep birilerine kızmakla, hep 'suçluyu' bir yerlerde aramakla geçti ömrünüz. Size dokunmayan yılan bin yaşasındı. Sizden gayri herkes 'tu kaka' idi. Elinize bir ayna almaktan hep kaçtınız, korktunuz.
Yandaşı, candaşı, taraftarı, demokratı, solcusu, sağcısı, liberali velhasıl 'gazeteci milleti', artık aynayla barışmalıdır.
Yıllardır "yenilen naneler", her yerleri "tırmalar" oldu, aynayla tanışma zamanıdır şimdi…
Hükümete kızıyorsunuz…
Askere kızıyorsunuz…
Polise kızıyorsunuz…
Muhalefete kızıyorsunuz…
İktidara kızıyorsunuz…
Yargıya kızıyorsunuz…
Hiç kimseleri bulamazsanız, meslektaşlarınıza kızıyorsunuz, linç ediyorsunuz, yargılayıp hüküm veriyorsunuz…
Ama kendinizden hiç söz etmiyorsunuz.
Yalnızca "ucu size dokunduğunda" bülbüle dönüyorsunuz.
Oysa başınıza gelenlerde, kızdıklarınızın, suçladıklarınızın en küçük bir katkısı yok.
Her şeyi bilerek, isteyerek ve katlanarak yaptınız.
Bu ülkede "takır takır" insanlar öldürülürken put kesildiniz, ama sendikanızı terk ederken aslanlar gibiydiniz.
Arkadaşlarınız açlığa yokluğa yollanırken kılınız kıpırdamadı, ne zaman ki sizin de kapınız çalındı ağıtlar düzmeye başladınız.
Hep, sizin özgürlükleriniz iyi, "onlarınki" kötüydü.
Yandaş oldunuz, taraftar olana kızdınız, candaş oldunuz yandaş olana kızdınız, taraftar oldunuz taraftar olamayana kızdınız…
Ama hep bir "şey" oldunuz"…
Basın özgürlüğünde bilmem kaçıncı sıradan kaçıncı sıraya düşmüşüz.
Bunun suçlusu hep başkaları mı?
Patronlara yalakalığın tavana vurduğu "cennet yılları" siz yarattınız.
Örgütsüzlüğe, atılma korkusuyla geçen zalim yıllara siz katlandınız.
Politikacılarla, iş çevreleriyle, askerle, polisle mesafeyi siz sıfırladınız.
Her kesime aynı uzaklıkta kalıp gazetecilik yapmak zorunuza gitti, kolayına, kaymaklısına kaçtınız.
Direnen, gazeteciliği gazeteci gibi yapmaya çalışanlara katlanamadınız, harcadınız.
Hiç kıvırmaya, sağa sola bakmaya, işaret parmağımızı birilerine döndürmeye çalışmaya kalkmayalım.
Bu kötü noktaya gelişte hepimizin tuzu olduğunu kabul etmekle başlayalım.
Korkmayalım. Elimize aynayı alalım ve yüzlerimizle tekrar buluşalım.
Maskelerimizle harap olmuş yüzlerimiz bize en doğrusunu gösterecektir…
Tabii geriye bir yüzümüz kaldıysa…"

2 Ocak 2011 Pazar

CUMHURİYET ve MEHMET FARAÇ

Lafı eveleyip, gevelemeden, direk soracağım: Mehmet Faraç, CHP’nin Parti Meclisi’ne yeniden seçilseydi, günlerdir ekranlardan ve internet sayfalarından izlediğimiz kavga yaşanacak mıydı?” Benim yanıtım, “hayır”. Palavra değil, elimde somut veriler var…

“İnanın, kişilerle ilgili bir sorunum yok. Gazetecilik etiği ile ilgili “meselem” var. İki yüzlülükle ilgili karın ağrım var… “Mış” gibi yapanlara isyanım var. Bugünden tezi yok, Parti Meclisi üyesi gazetecilerin derhal, sütunlarını, ekranlarını terk etmeleri gerekiyor. Cumhuriyet’te böyle bir alışkanlık vardı, bir ara “es” geçildi. Umarım yeniden gündeme gelir. Bu gazeteciler kendiliklerinden ayrılmazsa, iş akitleri feshedilmeli ve politik arenaya uğurlanmalı. Yoksa, hem Parti Meclisi üyesi, hem gazeteci, hem yazar, hem televizyoncu “gazetecilere” yeni bir sıfat arayıp, bulmak gerekiyor.”

Yukarıdaki satırlar, 24 Mayıs 2010 tarihini taşıyor. İnanmayan internette baksın, yerli yerinde duruyor.

Hızımı alamamışım ve 28 Mayıs 2010’da “Gidişat Embedded” başlığıyla medya etiğini yerle bir edenlere bir kez daha seslenmişim.

Aynen şöyle:

“Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum. Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi? Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum. Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor. Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor… Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım. Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…”

Yazılarla da yetinmedim. Başta Cumhuriyet gazetesinin bazı yazarları olmak üzere, ilgililere mektuplar yazdım. Açılan yolun çok tehlikeli olduğunu, “yandaş medya” diye bağıranların, “taraftar medya” yaratmakta olduklarına dikkat çekmek istedim.

Aradan tam dolu dolu yedi ay geçti.

Hiç kimselerden “çıt” çıkmadı.

Cumhuriyet’in Mehmet Faraç’ın iş akdini feshetmesiyle ilgili açıklamasını az önce okudum. Mehmet Faraç’ı Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sında izledim…

İki taraf da bana inandırıcı gelmedi. Bilmem size geldi mi?

Bir gazete yönetimi düşünün ki, hem profesyonel politikacı, hem kadrolu gazeteci çalışanına yedi ay boyunca “katlanmak” zorunda kalıyor.

Bir gazeteci düşünün ki, hem parti meclisi üyesi hem kadrolu gazeteci olarak yaşamını sürdürmekten gocunmuyor ve televizyonlarda bunu açık açık söylüyor. Hele yıllarca çalıştığı iş yerindeki “olumsuzlukları” bugün ortaya dökmesi de ayrıca yaralayıcı. Adama, “bugüne kadar neredeydin” diye sorarlar.

O çok sevdiğim tümceyi yinelemek zorundayım:

“Görüyorsan, içinde yaşayamazsın.”

Ama ne yazık ki, günün modası bu.

Yıllarca içinde olacaksın. Göreceksin. Sesini çıkarmayacaksın, sonra oturup kitap yazacaksın, “Ey halkım bak başıma neler geldi”ye sıvanacaksın.

Dostlar, “mış gibi” hayatlar bir yere kadar.

Mehmet Faraç’ın yedi aylık serüveni “yenilir yutulur” olamayabilir, ama tüm “suçu” da onun üzerine yıkmak haksızlık olur. Yaşananlarda Cumhuriyet yönetiminin tutumunu görmezden gelmek olur.

Son olarak şunu söylemek istiyorum:

Lütfen bu karmaşaya ideoloji kılıfı sarmaya kalkışmayın. Atatürkçülükten, ilericilikten, laiklikten, solculuktan dem vurmaya kalkışmayın…

Ayıp olur…