29 Kasım 2009 Pazar

'HIYAR GİBİ…'

“Düştüm işte ben hıyar gibi” demiş. Önce “düştüm”e takıldım. Sonra “hıyar gibi” ne “menem bir şeydir”e kafa yordum. İçinden çıkamadım.


“Hiçleşme”nin tavana vurduğu o röportaj ve fotoğrafları bir kalem geçtim de, her konuda “aslanlar” gibi konuşan, yazan Rasim Ozan Kütahyalı kardeşime kendini savunurken söylediklerini hiç mi hiç yakıştıramadım…

O röportajı ve fotoğrafları gördüğümde şoke oldum desem abartı olur mu bilmem. İçimde bir şeylerin ezildiğini hissettim. Sevgili dostum Alper Görmüş’e “sığındım”. Beni de o röportajın “kahramanlarını” da en iyi o anlayabilirdi…

Neredeyse olayı unutup gidecektim ki, sabahın köründe Ozan Kütahyalı’nın “savunmasını” okuyunca, kendi kendime “işte budur” dedim…

Demek ki bazı “ağabeylerinin”, “ablalarının” yolu onu da cezbetmiş…

Demek, yazdıklarını, söylediklerini yeterli bulmamış daha çok “parlamak” için…

Olabilir. Kendisinin seçimidir.

Ama önümüzde apaçık duran “gerçeği” her zaman yaptığı gibi “aslanlar” gibi savunmasını beklerdim.

Demiş ki, “Dandik bir iş oldu”

Nasıl bir iş olacağını bekliyordu ki?

“Cinliği”, nasıl bir iş olacağını önceden görmesine yetmemiş miydi?

“Kendini düşünen insan böyle pozisyona düşer mi” diye sormuş.

Neden olmasın, tercih meselesi…

“Düştüm işte ben hıyar gibi…” de son “bombası…

Hıyarın ne suçu var ki burada?

Ozan Kütahyalı ile aynı yaşlarda bir yazar var. Yazılarını keyifle okuyordum. Ne zaman ki bir reklam filmindeki o “şuh” kahkahalarıyla yüz yüze geldim, artık okuyamıyorum. En ciddi yazılarında bile içim dışım kahkaha oluyor. Yabancılaştırma efekti gibi…

Taraf gazetesini çıkaran grup hoş da bir dergi sunuyor okurlara: K Dergisi…

Geçen haftanın (6 Kasım 2009) kapağını Jean Baudrıllard’a ayırmış. Pek derinlikli bir çalışma olmasa da öne çıkardıkları bir spot vardı. Baudrıllard şöyle diyor:

“Kapitalizm, erkeği tehlikesiz hale getirip ehlileştirmek ve bir dolap beygiri yapmak için kadını kullanır…”

Bundan sonra Kütahyalı’yı nasıl okuyabileceğimi bilemiyorum.

En önemli yazıda, göğüs kıllarına dokunan bir kadın eli gelip oturacak karşıma.

En “babayiğt” yaklaşımında, yakasından çekiştirilen “cinsel obje” beni rahat bırakmayacak…

Baudrıllard’ın, “Bir dolap beygiri” ne yaparsam yapayım, hep peşimden koşturacak…

'GAZETE' Mİ, 'KAĞIT PARÇASI' MI?

Neredeyse altı aya yakın kağıda, kaleme, klavyeye dokunmadım. “Nadasa çekilmenin” çok yararını gördüm. Ege’nin mavi sularına yaslanmış “köyümde”, toprak ana beynimin tüm kirini yıkadı. Kalbim çarpıntısının farkına vardı.

Kalbimi fark ettim.

Gülmeyi öğrendim…

Yine geldim.

Kent bir değişik.

Karmaşa yerli yerinde…

Beni ilk “çarpan” kızım oldu.

“Baba” dedi benim kız, “Dışarı çıkıyorum. Ocakta et pişiyor, yarım saat sonra ocağı kapat, yanmasın”…

“Ne eti, ne ocağı kızım” diyecektim, “Baba, bir de fırında kek var, onu da birazdan çıkarıver…”

Mutfakta kimsecikler yok oysa… Ne ocak yanıyor, ne et, ne de kek pişiyor…

“Dalga mı geçiyorsun kızım” diye parladım.

Kahkahayı patlattı, “Ay babaaa, bi alemsin. Facebook’ta kafe açtım. Satış yapıyoruz, para kazanıyoruz, kazandıklarımızla kafeyi geliştiriyoruz. Yemekleri zamanında çıkarmazsak yanıyor.”

Vayyy, benim kız iş kadını olmuş da haberimiz olmamış…

“Sanal babacığım sanal…”

Aslında olmayan kafede, olmayan yemekleri, olmayan müşteriye satıp olmayan paraları kazanıyorlarmış.

“Mış” gibi…

Hayatımız gibi…

Televizyonda içimizi parça parça eden bir olayı izlerken bir yandan da çekirdek çıtlatmayı sürdürmek gibi. Ocakta et pişiyormuş gibi…

Gazetedeki en çarpıcı haber, olmamış gibi, fırındaki kek gibi…

Hem varmış gibi, hem yokmuş gibi…

Hem olmuş, hem olmamış gibi…

“Kağıt parçası” aylarca yokmuş gibi…

Şimdilerde varmış gibi…

Kuruymuş gibi…

Islakmış gibi…

Ortada suçlular varmış gibi…

Suç da, suçlular da yokmuş gibi…

Hayat, “Facebook oyunları” olarak sürdürülebilir mi?

Ocakta et olmadığını anlama zamanı gelmeyecek mi?

“Yandaş” ve “taraftar” olarak çarpışan medya, bu savaşı sürdürürken fırında kek olmadığını ne zaman anımsayacak?

Gözümüze gözümüze sokulan gerçekler ortadayken, hala “ocakta et pişiyormuş”u oynayanlar, bin bir bahanenin altına sığınanlar, bizi de sanal mı sanıyorlar?

Artık yolun sonu…

“Kağıt parçasına” dönüşmüş gazeteler ve gazeteciler ya çöpe atılacak ya da Facebook oyunları bizi teslim alacak…