Kimi, “Avaz avaz bağırıyorum, hayır” diye döktürüyor, kimi gözlerini patlatarak “evet” diye naralar atıyor. Gazetecinin böyle bir görevi var mı, ben bilmiyorum. Bilen varsa beri gelsin…
Herkes bir “siper” edinmiş kendine, atış serbest.
Sanki hepsi de Başbakan’ın sözüne uyuyor: “Taraf olmayan bertaraf olur”
Gazeteciler, siyasiler ve bilumum konuşmacılar, söze “halkımız Anayasa değişiklikleriyle ilgili hiçbir şey bilmiyor” diye başlıyor, ama hiç kimse de konuya “bulaşmıyor”.
Herkes ülkenin tüm sorunlarına “ayar çekmeyi” biliyor, ama hemen yanında yıllardır sigortasız, örgütsüz çalışan arkadaşıyla ilgili hiçbir şey yapmıyor.
Gazeteciler.com internet sitesinde Cumhuriyet çalışanı Nihal İnal’ın başına gelenleri, 40’a yakın sigortasız çalışanın tepkilerini okuyunca şaşırdım desem yalan olur… (Ayrıntılar için tıklayın)
Aynı yollardan biz de geçtik.
Demek ki o yollar hala değişmemiş.
Cumhuriyet yazarlarından Şükran Soner, ekran ekran geziyor ve memurlara toplu sözleşme hakkı veren Anayasa değişikliğinin grev hakkı vermediğinin hesabını soruyor.
Peki, yıllarca sendika başkanlığı da yapan Şükran Soner, yanı başında sigortasız çalıştırılan arkadaşlarıyla ilgili ne yapıyor?
Bu tür eleştirilerime gelen tepkilerin çoğu, “Neden diğerlerini görmüyorsun” şeklinde oluyor.
Diğerleri açık seçik, “sendika bizim zararımıza oluyor” diyor. Diğerlerinde çok yüksek maaşlarla saltanat kurmuş yöneticiler, “ecirlere” yapılan her tür haksızlığı sineye çekiyor.
Cumhuriyet böyle mi?
Artık şu sigortasız çalıştırma huyundan vazgeçilmeli.
Gazeteye demokrasi gelmeli…
Şimdi, “bu da laf mı” diyenler olabilir.
Peki içimi dökeyim:
Yazarların epeycesi, bir partinin genel başkanı, parti meclisi üyesi, yönetim kurulu üyesi, milletvekili ya da eski milletvekillerinden oluşuyor.
İnanmazsanız siz de bakın.
Epey zaman oldu. Cumhuriyet’te yazan, Kanaltürk’te Ozan Kütahyalı ile bağrışmalı program yapan bir yazara, olayın artık komiklik boyutuna vardığını içeren bir mektup yazdım. Bir yanıt geldi ki evlere şenlik. Bir baltaya sap olamamışım ve beni seven bir tek kişi bile yokmuş. Bu nedenle saldırıyormuşum…
Gerçekten bir baltaya sap olmak zor işti ve bize göre hiç değildi…
Amacım kişilerle didişmek değil, bir gerçekliği ortaya koymak.
Şimdi, avaz avaz hayır diye bağıranlara soruyorum:
Cumhuriyet’te yıllardır sigortasız çalıştırılan gazeteciler var mı?
Evet mi, hayır mı?
Bu arkadaşları en kısa zamanda kadroya almayı düşünüyor musunuz?
Evet mi, hayır mı?
Sendika, toplu sözleşme yeniden anımsanacak mı?
Evet mi, hayır mı?
Hem gazeteden maaş alıp hem bir partide aktif siyaset yapmak etik mi?
Evet mi, hayır mı?
Şu iletişim çağında aynı tornadan çıkmışçasına “döktüren” yazarlarla gazetecilik sürer mi?
Evet mi, hayır mı?
Cumhuriyet’e demokrasi gelecek mi?
Evet mi, hayır mı?
23 Ağustos 2010 Pazartesi
BİZ BİRLİKTE YAŞIYORUZ, YA SEN?
“Birlikte yaşamak zorunda mıyız” diye sormuş zat-ı muhterem. Valla biz birlikte yaşıyoruz, hem de o kadar birlikteyiz ki… “Beyaz dünyanızdan” sıyrılıp, biraz ayılmayı deneseniz siz de göreceksiniz aslında. Sanırım tatil, dere kenarı yaramadı. Boşta, açıkta bir genel müdürlük kadrosu yok mu? Verelim de arkadaş kendine gelsin.
Eşinin Ertuğrul Özkök’ü anlattığı satırları okuduğumda, “başka söze gerek kalmadı” demiştim.
Yanılmışım.
Hürriyet okurlarına, “gazetenin genel yayın müdürü kim” diye sorsanız, kalıbımı basarım, çoğunluğu onun adını vereceklerdir. Sevgili Enis Berberoğlu, ilk anda anımsanmayacaktır, inanın…
Her sabah, “Bugün hangi bombayı patlatsam” diye uyanıyormuş izlenimi veriyor yazıları.
Size de öyle gelmiyor mu?
“Haydi gelin ağzımızı alıştırmak için hep birlikte soralım: Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” diye buyurmuşlar. Cumhuriyet gazetesinin bir yazarından da destek almayı ihmal etmemişler. (6.7.2010, Hürriyet)
Uzaklara gitmeye gerek yok. Oturup kendimi anlatsam yeter.
Biz Türk bir aileyiz.
Kız kardeşlerim evlenmeye kalktıklarında, tek soru sormuştum, “Birbirinize aşık mısınız?”
Eniştemin biri Adıyamanlı ve Kürt. Diğeri Diyarbakırlı ve Kürt.
Belki inanmayacaksınız, ama biz ailemizde bu konular üzerinde hiç konuşmadık.
Ayvalık’tan İzmir’e yeğenlerimden birinin düğünü için geldim. Alevi bir kızla evleniyor. Geçen akşam kız tarafında kına gecesi yapıldı. Şimdi erkek tarafında düğün.
Sevgili yeğenimin anası Türk, babası Kürt, evleneceği kız alevi.
Çocukları olacak. Kürt, Türk, Alevi birlikte çoğalacaklar, yaşayacaklar, sevecekler, sevilecekler…
Biz böyle büyüdük, böyle yaşadık. Ülkemizin her yanı bu tür “öykülerle” dolu.
Benim dedem bir Girit göçmeniydi, diğer dedem Selanik göçmeni. Bir yerlerden gelip bir yerlerde buluştular.
Hayat böyle bir şey değil mi zaten?
Ağzımızı alıştırmalıymışız…
Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıymış…
Bazı laflar “gülünüp geçilesi” gelebilir.
Üzerinde durmaya değmez bulunabilir…
İncir çekirdeğini doldurmayacak türden olduğu sanılabilir.
Bunlar bir yerlerde birikir birikir ve birilerinin ekmeğine yağ sürecek hale gelir.
Biz, Girit, Selanik göçmeni dedelerimizle, Türk ana baba, kardeşlerimizle, Kürt damatlarımızla, alevi gelinimizle bu güzel vatanda birlikte mutlu, huzur içinde yaşıyoruz, yaşayacağız…
Zorunluluktan değil Ertuğrul Bey, sevgiyle, içtenlikle, dostlukla, akrabalık hissiyle…
Yoksa siz kendinizi “zorunda” mı hissediyorsunuz?
Eşinin Ertuğrul Özkök’ü anlattığı satırları okuduğumda, “başka söze gerek kalmadı” demiştim.
Yanılmışım.
Hürriyet okurlarına, “gazetenin genel yayın müdürü kim” diye sorsanız, kalıbımı basarım, çoğunluğu onun adını vereceklerdir. Sevgili Enis Berberoğlu, ilk anda anımsanmayacaktır, inanın…
Her sabah, “Bugün hangi bombayı patlatsam” diye uyanıyormuş izlenimi veriyor yazıları.
Size de öyle gelmiyor mu?
“Haydi gelin ağzımızı alıştırmak için hep birlikte soralım: Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” diye buyurmuşlar. Cumhuriyet gazetesinin bir yazarından da destek almayı ihmal etmemişler. (6.7.2010, Hürriyet)
Uzaklara gitmeye gerek yok. Oturup kendimi anlatsam yeter.
Biz Türk bir aileyiz.
Kız kardeşlerim evlenmeye kalktıklarında, tek soru sormuştum, “Birbirinize aşık mısınız?”
Eniştemin biri Adıyamanlı ve Kürt. Diğeri Diyarbakırlı ve Kürt.
Belki inanmayacaksınız, ama biz ailemizde bu konular üzerinde hiç konuşmadık.
Ayvalık’tan İzmir’e yeğenlerimden birinin düğünü için geldim. Alevi bir kızla evleniyor. Geçen akşam kız tarafında kına gecesi yapıldı. Şimdi erkek tarafında düğün.
Sevgili yeğenimin anası Türk, babası Kürt, evleneceği kız alevi.
Çocukları olacak. Kürt, Türk, Alevi birlikte çoğalacaklar, yaşayacaklar, sevecekler, sevilecekler…
Biz böyle büyüdük, böyle yaşadık. Ülkemizin her yanı bu tür “öykülerle” dolu.
Benim dedem bir Girit göçmeniydi, diğer dedem Selanik göçmeni. Bir yerlerden gelip bir yerlerde buluştular.
Hayat böyle bir şey değil mi zaten?
Ağzımızı alıştırmalıymışız…
Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıymış…
Bazı laflar “gülünüp geçilesi” gelebilir.
Üzerinde durmaya değmez bulunabilir…
İncir çekirdeğini doldurmayacak türden olduğu sanılabilir.
Bunlar bir yerlerde birikir birikir ve birilerinin ekmeğine yağ sürecek hale gelir.
Biz, Girit, Selanik göçmeni dedelerimizle, Türk ana baba, kardeşlerimizle, Kürt damatlarımızla, alevi gelinimizle bu güzel vatanda birlikte mutlu, huzur içinde yaşıyoruz, yaşayacağız…
Zorunluluktan değil Ertuğrul Bey, sevgiyle, içtenlikle, dostlukla, akrabalık hissiyle…
Yoksa siz kendinizi “zorunda” mı hissediyorsunuz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)