1 Eylül 2010 Çarşamba

GİDİŞAT: EMBEDDED…

“Katharsis sarhoşluğu”ndan ayakların yere bastığı, aklın galebe çaldığı zamanlara varıldı mı bilemem, ama bizim “gazeteci milleti”nin “yerini, mesafesini” belirleme konusunda acilen bir karara varmasının tam zamanıdır.

Efendim, konu aynı…

Eğer, bu konuyu, çeşitli komikliklerle atlatmaya çalışanların “oldu da bitti Maşallah”ına bırakırsak gazeteciliğin varacağı yer vahimdir.

Önceki yazımda da belirttiğim gibi inanın kişilerle ilgili bir sorunum yok. Birilerini yaralamak ise aklımdan geçmez.

Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum.

Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi?

Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum.

Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor.

Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor.

Sorun, son söylediklerinde Faraç’ın.

Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım.

Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…

Hurşit Güneş, bir bilim insanı ve politikacı olarak görüşlerini paylaşırken, gazeteci değilken yazılarına ara verdi. Aslında vermese de olurdu. Çünkü Güneş’i okurken CHP’de politika yapan bir bilim insanının görüşleri olduğunu biliyorduk.

Geçen yazımda politikacı gazetecilerin derhal istifa etmelerini ya da gazeteleri tarafından iş akitlerinin feshedilmesini istemiştim.

Peki yazmasınlar mı?

Tabii ki yazsınlar. Köşeleri de olsun, ama gazeteci olarak değil, Parti Meclisi üyesi olarak görüşlerini sunsunlar.

Eğer “politikacı gazeteci” bir alışkanlığa dönüşürse, medyamızda yeni bir çağ başlayacak demektir:

“Embedded gazeteciler çağı”

Irak savaşında, ABD ve İngiliz birliklerinin yanına iliştirilen “gazetecileri” anımsayınız. On binlerce insanın öldüğü bir “cehennemin” bilgisayar oyunuymuş gibi dayatıldığı, olayın aslını öğrenebilmek için Al Jazeera televizyonuna kilitlenildiği günlere gidiniz.

Hükümetin yandaşı, şu partinin yoldaşı, şu genel başkanın candaşı, şu liderin kankası, şu beyefendinin “canısı”, sözüm ona gazeteciler…

Vahametin boyutunu görebiliyor musunuz?

Ekranda Aysever. “Sayın genel başkanımız” diye başlayıp heyecandan öte bağırtılı ses tonuyla sürdürüyor. Yanında, CHP Parti Meclisi’nde yer bulamayan Ercan Karakaş sessizce dinliyor.

Kendi kendime sordum.

Lütfen samimiyetle siz de sorunuz.

Hala kendilerini gazeteci olarak tanımlayan parti meclisi üyelerinin tarafsızlığına, herkese belli mesafede olabileceklerine, sunacakları ya da yazacakları haberlerin doğruluğuna inanmamız mümkün mü?

Ekranlarında ve sütunlarında “yandaş medya” diye bas bas bağıranların kendilerine toz kondurmamalarındaki ironiye katlanabilecek babayiğit var mı?

Benden söylemesi:

Gidişat embedded gazeteciliğidir…

Başta okurlar ve izleyiciler olmak üzere tüm gazeteci dernekleri ve sendika, yol yakınken bu kötü alışkanlığa el koymalıdır, engel olmalıdır…

Şimdi ayılma zamanıdır…

POLİTİKACI GAZETECİLER…

Birileri, sizin beğenmediğiniz görüşleri desteklediğinde “yandaş” oluyor da siz, sütunlarınızda, ekranlarınızda “sevdiğinize” destek verdiğinizde, gidip aktif olarak içinde yer aldığınızda ve de hem gazeteci hem politikacılığa sıvandığınızda ne oluyor?

CHP’nin Parti Meclisi listesinde adlarını gördüğümde doğrusu hiç şaşırmadım.

Biri, ekrana çıkardığı konuklara sorduğu “Aykırı Soruları” önce kendi yanıtlar, çerçeveyi çizer ve sonuçta siz konuğu değil programı yapan gazeteciyi izlemiş olurdunuz.

Hatta bir akşam çok sinirlendim. Konuğun söyleyeceklerini merakla bekliyordum, ama bir türlü olmuyordu. “Senin değil, konuğun görüşlerini izlemek istiyorum, üstelik konuşmandan da bir şey anlaşılmıyor” benzeri bir not geçmiştim Enver Aysever’e…

Diğeri hem gazetesinde hem dolaştığı ekranlarda “bir politikacı” edasıyla endam ediyor, “yandaş”lara çatarken şah damarı neredeyse yerinden fırlayacakmış gibi oluyor, kimseler onu durduramıyordu. Yıllarca Cumhuriyet’te birlikte çalıştığım Mehmet Faraç da gazeteciden çok bir “taraftar” gibi geliyordu bana…

Cumhuriyet’in “çiçeği burnunda” yazarı Süheyl Batum da listeye girenlerden…

Vatanımıza, milletimize, CHP’ye hayırlı olsun.

Onları kutluyorum…

Ammaaaaa…

MESAFE SORUNU

Gazeteciliğin en can alıcı sorununun “mesafe” olduğunu bilmeyen var mı?

Her kuruma, kuruluşa, kişiye belli mesafede kalmak...

En sevdiğinizle en nefret ettiğiniz arasında mesafeyi aynı oranda korumak.

“Karşı tarafı” sürekli suçlayacaksın, hatta işi bazen aşağılamaya kadar götüreceksin. Beğenmediğini destekleyenler “yandaş” olacak, sen, elini kolunu sallayarak hem politikacı hem gazeteci olacaksın, ama “yandaş” olmayacaksın.

İnanın, kişilerle ilgili bir sorunum yok…

Gazetecilik etiği ile ilgili “meselem” var.

İki yüzlülükle ilgili karın ağrım var…

“Mış” gibi yapanlara isyanım var.

Bugünden tezi yok, Parti Meclisi üyesi gazetecilerin derhal, sütunlarını, ekranlarını terk etmeleri gerekiyor.

Cumhuriyet’te böyle bir alışkanlık vardı, bir ara “es” geçildi. Umarım yeniden gündeme gelir.

Bu gazeteciler kendiliklerinden ayrılmazsa, iş akitleri feshedilmeli ve politik arenaya uğurlanmalı…

Yoksa, hem Parti Meclisi üyesi, hem gazeteci, hem yazar, hem televizyoncu “gazetecilere” yeni bir sıfat arayıp, bulmak gerekiyor.