O kelimeyi tırnak içine aldım. Kim olursa olsun “biri” için kullanmaya utanırım. Ama bazı utanmazların yıllar önce manşetlerine koydukları o kelime, bir yerlerden çıkıp geliyor. Gerçeği anlatmak Gülten Kaya’lara düşerken, o manşeti atanlar ortada kasılarak dolaşmayı sürdürüyor ve hiç yüzleri kızarmıyor…
Kanal 24’ün beğendiğim programı “Kafa Dengi”nin konuğu, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya idi. Sohbet güzeldi. Ahmet Kaya’yla ilgili anekdotları dinlerken ve uzun yıllar ötesinden görüntüleri izlerken, ben de anılara daldım.
12 Eylül’ün tüm şiddeti üzerimizdeydi. Ahmet Kaya’nın “Şafak Türküsü” zamanlarıydı. Fuar Ekici Över’deki konserlerine yüzlerce emniyet görevlisinin oluşturduğu koridordan geçip girerdik. Yakınlarımı konserlerine götürüken, “başlarına kötü bir şey gelir mi” tedirginliği yaşarlardı. Öyle zamanlardı. Korkularımızdan arındırırdı bizi Ahmet Kaya…
Sonra gazeteci- sanatçı ilişkisi içinde çok zamanlar bir araya geldik. İnsana huzur veren, cesaretlendiren, bir akil adamdı.
Neyse dün akşama dönelim.
Programa gelen mesajlar okunuyordu. Biri çok çarpıcıydı. Ahmet Kaya’nın yıllar önce Türkler aleyhine yaptığı konuşmalardan dem vuruyordu. Mesajı gönderene kızamadım. Gülten Kaya da kızmadı. Çünkü yıllar önce manşete çekilen “şerefsiz” bir yerlerde takılıp kalmıştı. Gülten Kaya, olayın gerçek yüzünü anlattı.
Gülten Kaya’nın kim bilir kaçıncı anlatışıydı. Ben en az 7-8 kez izledim.
Ne kadar anlatırsanız anlatın, ne kadar çırpınırsanız çırpının yıllar önce atılmış yalancı manşetler bir yerlerden çıkıp geliyor ve ne yazık ki açıklamayı yapmak da mağdura düşüyor.
O manşeti atanlar mı?hurriyet_vay_serefsiz
Yine ortalarda kasılarak dolaşıyor, yine ahkamlarını sürdürüyorlar. Bereket, manşet atacak pozisyonları yok şu aralar.
Ahmet Kaya, ülkesinden uzakta kalp krizinden öldü. O manşetlerin hiç mi suçu yok?
Gülten Kaya, Ahmet Kaya’nın “başına örülen çorapların” da içinde yer alacağı bir DVD hazırlandığını söyledi. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak çalışmada
İnsanlarımıza nasıl kıydığımızın öyküsü anlatılacak.
Ben de arşivimdeki tüm Ahmet Kaya film ve fotoğraflarını sevgili eşine göndereceğim.
Dostlar, aman manşetlere dikkat.
Linç manşetleri atanların yüzü kızarmıyor, utanmıyorlar…
Görev, dikkatli okura ve gerçek gazetecilere düşüyor…
19 Ekim 2010 Salı
1 Eylül 2010 Çarşamba
GİDİŞAT: EMBEDDED…
“Katharsis sarhoşluğu”ndan ayakların yere bastığı, aklın galebe çaldığı zamanlara varıldı mı bilemem, ama bizim “gazeteci milleti”nin “yerini, mesafesini” belirleme konusunda acilen bir karara varmasının tam zamanıdır.
Efendim, konu aynı…
Eğer, bu konuyu, çeşitli komikliklerle atlatmaya çalışanların “oldu da bitti Maşallah”ına bırakırsak gazeteciliğin varacağı yer vahimdir.
Önceki yazımda da belirttiğim gibi inanın kişilerle ilgili bir sorunum yok. Birilerini yaralamak ise aklımdan geçmez.
Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum.
Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi?
Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum.
Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor.
Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor.
Sorun, son söylediklerinde Faraç’ın.
Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım.
Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…
Hurşit Güneş, bir bilim insanı ve politikacı olarak görüşlerini paylaşırken, gazeteci değilken yazılarına ara verdi. Aslında vermese de olurdu. Çünkü Güneş’i okurken CHP’de politika yapan bir bilim insanının görüşleri olduğunu biliyorduk.
Geçen yazımda politikacı gazetecilerin derhal istifa etmelerini ya da gazeteleri tarafından iş akitlerinin feshedilmesini istemiştim.
Peki yazmasınlar mı?
Tabii ki yazsınlar. Köşeleri de olsun, ama gazeteci olarak değil, Parti Meclisi üyesi olarak görüşlerini sunsunlar.
Eğer “politikacı gazeteci” bir alışkanlığa dönüşürse, medyamızda yeni bir çağ başlayacak demektir:
“Embedded gazeteciler çağı”
Irak savaşında, ABD ve İngiliz birliklerinin yanına iliştirilen “gazetecileri” anımsayınız. On binlerce insanın öldüğü bir “cehennemin” bilgisayar oyunuymuş gibi dayatıldığı, olayın aslını öğrenebilmek için Al Jazeera televizyonuna kilitlenildiği günlere gidiniz.
Hükümetin yandaşı, şu partinin yoldaşı, şu genel başkanın candaşı, şu liderin kankası, şu beyefendinin “canısı”, sözüm ona gazeteciler…
Vahametin boyutunu görebiliyor musunuz?
Ekranda Aysever. “Sayın genel başkanımız” diye başlayıp heyecandan öte bağırtılı ses tonuyla sürdürüyor. Yanında, CHP Parti Meclisi’nde yer bulamayan Ercan Karakaş sessizce dinliyor.
Kendi kendime sordum.
Lütfen samimiyetle siz de sorunuz.
Hala kendilerini gazeteci olarak tanımlayan parti meclisi üyelerinin tarafsızlığına, herkese belli mesafede olabileceklerine, sunacakları ya da yazacakları haberlerin doğruluğuna inanmamız mümkün mü?
Ekranlarında ve sütunlarında “yandaş medya” diye bas bas bağıranların kendilerine toz kondurmamalarındaki ironiye katlanabilecek babayiğit var mı?
Benden söylemesi:
Gidişat embedded gazeteciliğidir…
Başta okurlar ve izleyiciler olmak üzere tüm gazeteci dernekleri ve sendika, yol yakınken bu kötü alışkanlığa el koymalıdır, engel olmalıdır…
Şimdi ayılma zamanıdır…
Efendim, konu aynı…
Eğer, bu konuyu, çeşitli komikliklerle atlatmaya çalışanların “oldu da bitti Maşallah”ına bırakırsak gazeteciliğin varacağı yer vahimdir.
Önceki yazımda da belirttiğim gibi inanın kişilerle ilgili bir sorunum yok. Birilerini yaralamak ise aklımdan geçmez.
Öncelikle tüm gazeteci örgütlerini, etik kurullarını bir açıklama yapmaya çağırıyorum.
Bir gazeteci aynı zamanda aktif politikacı olabilir mi?
Dostlar, CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen gazetecileri televizyonlarda izliyorum.
Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına katılan Enver Aysever, büyük bir heyecanla parti propagandası yapıp genel başkanına methiyeler düzerken, ekranda adının altında “gazeteci” yazıyor. Özdemir, çok kısa zamanda politikacıya dönüşen konuğuna şaşırdığını ima etmekten de geri kalmıyor.
Mehmet Faraç da gözümüzün içine baka baka gazetecilikle politikacılığı bir arada yürüteceğini sıradan bir şeymiş gibi söyleyebiliyor. TV8’e bağlanıp, Kürt sorunu konusunda ne kadar bilgili olduğunu, yazdığı kitapların sayısını ballandıra ballandıra anlatıp gazetesinden aldığı ücretle geçinmeye çalıştığını söylüyor.
Sorun, son söylediklerinde Faraç’ın.
Maaşını gazeteden alacaksın. Parti Meclisi üyesi olarak haber yazacaksın. Ben de okur olarak, “bir gazetecinin” yansız, bağımsız haberini okumuş olacağım.
Aptal yerine konulmanın bir sınırı olmalı…
Hurşit Güneş, bir bilim insanı ve politikacı olarak görüşlerini paylaşırken, gazeteci değilken yazılarına ara verdi. Aslında vermese de olurdu. Çünkü Güneş’i okurken CHP’de politika yapan bir bilim insanının görüşleri olduğunu biliyorduk.
Geçen yazımda politikacı gazetecilerin derhal istifa etmelerini ya da gazeteleri tarafından iş akitlerinin feshedilmesini istemiştim.
Peki yazmasınlar mı?
Tabii ki yazsınlar. Köşeleri de olsun, ama gazeteci olarak değil, Parti Meclisi üyesi olarak görüşlerini sunsunlar.
Eğer “politikacı gazeteci” bir alışkanlığa dönüşürse, medyamızda yeni bir çağ başlayacak demektir:
“Embedded gazeteciler çağı”
Irak savaşında, ABD ve İngiliz birliklerinin yanına iliştirilen “gazetecileri” anımsayınız. On binlerce insanın öldüğü bir “cehennemin” bilgisayar oyunuymuş gibi dayatıldığı, olayın aslını öğrenebilmek için Al Jazeera televizyonuna kilitlenildiği günlere gidiniz.
Hükümetin yandaşı, şu partinin yoldaşı, şu genel başkanın candaşı, şu liderin kankası, şu beyefendinin “canısı”, sözüm ona gazeteciler…
Vahametin boyutunu görebiliyor musunuz?
Ekranda Aysever. “Sayın genel başkanımız” diye başlayıp heyecandan öte bağırtılı ses tonuyla sürdürüyor. Yanında, CHP Parti Meclisi’nde yer bulamayan Ercan Karakaş sessizce dinliyor.
Kendi kendime sordum.
Lütfen samimiyetle siz de sorunuz.
Hala kendilerini gazeteci olarak tanımlayan parti meclisi üyelerinin tarafsızlığına, herkese belli mesafede olabileceklerine, sunacakları ya da yazacakları haberlerin doğruluğuna inanmamız mümkün mü?
Ekranlarında ve sütunlarında “yandaş medya” diye bas bas bağıranların kendilerine toz kondurmamalarındaki ironiye katlanabilecek babayiğit var mı?
Benden söylemesi:
Gidişat embedded gazeteciliğidir…
Başta okurlar ve izleyiciler olmak üzere tüm gazeteci dernekleri ve sendika, yol yakınken bu kötü alışkanlığa el koymalıdır, engel olmalıdır…
Şimdi ayılma zamanıdır…
POLİTİKACI GAZETECİLER…
Birileri, sizin beğenmediğiniz görüşleri desteklediğinde “yandaş” oluyor da siz, sütunlarınızda, ekranlarınızda “sevdiğinize” destek verdiğinizde, gidip aktif olarak içinde yer aldığınızda ve de hem gazeteci hem politikacılığa sıvandığınızda ne oluyor?
CHP’nin Parti Meclisi listesinde adlarını gördüğümde doğrusu hiç şaşırmadım.
Biri, ekrana çıkardığı konuklara sorduğu “Aykırı Soruları” önce kendi yanıtlar, çerçeveyi çizer ve sonuçta siz konuğu değil programı yapan gazeteciyi izlemiş olurdunuz.
Hatta bir akşam çok sinirlendim. Konuğun söyleyeceklerini merakla bekliyordum, ama bir türlü olmuyordu. “Senin değil, konuğun görüşlerini izlemek istiyorum, üstelik konuşmandan da bir şey anlaşılmıyor” benzeri bir not geçmiştim Enver Aysever’e…
Diğeri hem gazetesinde hem dolaştığı ekranlarda “bir politikacı” edasıyla endam ediyor, “yandaş”lara çatarken şah damarı neredeyse yerinden fırlayacakmış gibi oluyor, kimseler onu durduramıyordu. Yıllarca Cumhuriyet’te birlikte çalıştığım Mehmet Faraç da gazeteciden çok bir “taraftar” gibi geliyordu bana…
Cumhuriyet’in “çiçeği burnunda” yazarı Süheyl Batum da listeye girenlerden…
Vatanımıza, milletimize, CHP’ye hayırlı olsun.
Onları kutluyorum…
Ammaaaaa…
MESAFE SORUNU
Gazeteciliğin en can alıcı sorununun “mesafe” olduğunu bilmeyen var mı?
Her kuruma, kuruluşa, kişiye belli mesafede kalmak...
En sevdiğinizle en nefret ettiğiniz arasında mesafeyi aynı oranda korumak.
“Karşı tarafı” sürekli suçlayacaksın, hatta işi bazen aşağılamaya kadar götüreceksin. Beğenmediğini destekleyenler “yandaş” olacak, sen, elini kolunu sallayarak hem politikacı hem gazeteci olacaksın, ama “yandaş” olmayacaksın.
İnanın, kişilerle ilgili bir sorunum yok…
Gazetecilik etiği ile ilgili “meselem” var.
İki yüzlülükle ilgili karın ağrım var…
“Mış” gibi yapanlara isyanım var.
Bugünden tezi yok, Parti Meclisi üyesi gazetecilerin derhal, sütunlarını, ekranlarını terk etmeleri gerekiyor.
Cumhuriyet’te böyle bir alışkanlık vardı, bir ara “es” geçildi. Umarım yeniden gündeme gelir.
Bu gazeteciler kendiliklerinden ayrılmazsa, iş akitleri feshedilmeli ve politik arenaya uğurlanmalı…
Yoksa, hem Parti Meclisi üyesi, hem gazeteci, hem yazar, hem televizyoncu “gazetecilere” yeni bir sıfat arayıp, bulmak gerekiyor.
CHP’nin Parti Meclisi listesinde adlarını gördüğümde doğrusu hiç şaşırmadım.
Biri, ekrana çıkardığı konuklara sorduğu “Aykırı Soruları” önce kendi yanıtlar, çerçeveyi çizer ve sonuçta siz konuğu değil programı yapan gazeteciyi izlemiş olurdunuz.
Hatta bir akşam çok sinirlendim. Konuğun söyleyeceklerini merakla bekliyordum, ama bir türlü olmuyordu. “Senin değil, konuğun görüşlerini izlemek istiyorum, üstelik konuşmandan da bir şey anlaşılmıyor” benzeri bir not geçmiştim Enver Aysever’e…
Diğeri hem gazetesinde hem dolaştığı ekranlarda “bir politikacı” edasıyla endam ediyor, “yandaş”lara çatarken şah damarı neredeyse yerinden fırlayacakmış gibi oluyor, kimseler onu durduramıyordu. Yıllarca Cumhuriyet’te birlikte çalıştığım Mehmet Faraç da gazeteciden çok bir “taraftar” gibi geliyordu bana…
Cumhuriyet’in “çiçeği burnunda” yazarı Süheyl Batum da listeye girenlerden…
Vatanımıza, milletimize, CHP’ye hayırlı olsun.
Onları kutluyorum…
Ammaaaaa…
MESAFE SORUNU
Gazeteciliğin en can alıcı sorununun “mesafe” olduğunu bilmeyen var mı?
Her kuruma, kuruluşa, kişiye belli mesafede kalmak...
En sevdiğinizle en nefret ettiğiniz arasında mesafeyi aynı oranda korumak.
“Karşı tarafı” sürekli suçlayacaksın, hatta işi bazen aşağılamaya kadar götüreceksin. Beğenmediğini destekleyenler “yandaş” olacak, sen, elini kolunu sallayarak hem politikacı hem gazeteci olacaksın, ama “yandaş” olmayacaksın.
İnanın, kişilerle ilgili bir sorunum yok…
Gazetecilik etiği ile ilgili “meselem” var.
İki yüzlülükle ilgili karın ağrım var…
“Mış” gibi yapanlara isyanım var.
Bugünden tezi yok, Parti Meclisi üyesi gazetecilerin derhal, sütunlarını, ekranlarını terk etmeleri gerekiyor.
Cumhuriyet’te böyle bir alışkanlık vardı, bir ara “es” geçildi. Umarım yeniden gündeme gelir.
Bu gazeteciler kendiliklerinden ayrılmazsa, iş akitleri feshedilmeli ve politik arenaya uğurlanmalı…
Yoksa, hem Parti Meclisi üyesi, hem gazeteci, hem yazar, hem televizyoncu “gazetecilere” yeni bir sıfat arayıp, bulmak gerekiyor.
23 Ağustos 2010 Pazartesi
CUMHURİYET’E DEMOKRASİ GELECEK Mİ?
Kimi, “Avaz avaz bağırıyorum, hayır” diye döktürüyor, kimi gözlerini patlatarak “evet” diye naralar atıyor. Gazetecinin böyle bir görevi var mı, ben bilmiyorum. Bilen varsa beri gelsin…
Herkes bir “siper” edinmiş kendine, atış serbest.
Sanki hepsi de Başbakan’ın sözüne uyuyor: “Taraf olmayan bertaraf olur”
Gazeteciler, siyasiler ve bilumum konuşmacılar, söze “halkımız Anayasa değişiklikleriyle ilgili hiçbir şey bilmiyor” diye başlıyor, ama hiç kimse de konuya “bulaşmıyor”.
Herkes ülkenin tüm sorunlarına “ayar çekmeyi” biliyor, ama hemen yanında yıllardır sigortasız, örgütsüz çalışan arkadaşıyla ilgili hiçbir şey yapmıyor.
Gazeteciler.com internet sitesinde Cumhuriyet çalışanı Nihal İnal’ın başına gelenleri, 40’a yakın sigortasız çalışanın tepkilerini okuyunca şaşırdım desem yalan olur… (Ayrıntılar için tıklayın)
Aynı yollardan biz de geçtik.
Demek ki o yollar hala değişmemiş.
Cumhuriyet yazarlarından Şükran Soner, ekran ekran geziyor ve memurlara toplu sözleşme hakkı veren Anayasa değişikliğinin grev hakkı vermediğinin hesabını soruyor.
Peki, yıllarca sendika başkanlığı da yapan Şükran Soner, yanı başında sigortasız çalıştırılan arkadaşlarıyla ilgili ne yapıyor?
Bu tür eleştirilerime gelen tepkilerin çoğu, “Neden diğerlerini görmüyorsun” şeklinde oluyor.
Diğerleri açık seçik, “sendika bizim zararımıza oluyor” diyor. Diğerlerinde çok yüksek maaşlarla saltanat kurmuş yöneticiler, “ecirlere” yapılan her tür haksızlığı sineye çekiyor.
Cumhuriyet böyle mi?
Artık şu sigortasız çalıştırma huyundan vazgeçilmeli.
Gazeteye demokrasi gelmeli…
Şimdi, “bu da laf mı” diyenler olabilir.
Peki içimi dökeyim:
Yazarların epeycesi, bir partinin genel başkanı, parti meclisi üyesi, yönetim kurulu üyesi, milletvekili ya da eski milletvekillerinden oluşuyor.
İnanmazsanız siz de bakın.
Epey zaman oldu. Cumhuriyet’te yazan, Kanaltürk’te Ozan Kütahyalı ile bağrışmalı program yapan bir yazara, olayın artık komiklik boyutuna vardığını içeren bir mektup yazdım. Bir yanıt geldi ki evlere şenlik. Bir baltaya sap olamamışım ve beni seven bir tek kişi bile yokmuş. Bu nedenle saldırıyormuşum…
Gerçekten bir baltaya sap olmak zor işti ve bize göre hiç değildi…
Amacım kişilerle didişmek değil, bir gerçekliği ortaya koymak.
Şimdi, avaz avaz hayır diye bağıranlara soruyorum:
Cumhuriyet’te yıllardır sigortasız çalıştırılan gazeteciler var mı?
Evet mi, hayır mı?
Bu arkadaşları en kısa zamanda kadroya almayı düşünüyor musunuz?
Evet mi, hayır mı?
Sendika, toplu sözleşme yeniden anımsanacak mı?
Evet mi, hayır mı?
Hem gazeteden maaş alıp hem bir partide aktif siyaset yapmak etik mi?
Evet mi, hayır mı?
Şu iletişim çağında aynı tornadan çıkmışçasına “döktüren” yazarlarla gazetecilik sürer mi?
Evet mi, hayır mı?
Cumhuriyet’e demokrasi gelecek mi?
Evet mi, hayır mı?
Herkes bir “siper” edinmiş kendine, atış serbest.
Sanki hepsi de Başbakan’ın sözüne uyuyor: “Taraf olmayan bertaraf olur”
Gazeteciler, siyasiler ve bilumum konuşmacılar, söze “halkımız Anayasa değişiklikleriyle ilgili hiçbir şey bilmiyor” diye başlıyor, ama hiç kimse de konuya “bulaşmıyor”.
Herkes ülkenin tüm sorunlarına “ayar çekmeyi” biliyor, ama hemen yanında yıllardır sigortasız, örgütsüz çalışan arkadaşıyla ilgili hiçbir şey yapmıyor.
Gazeteciler.com internet sitesinde Cumhuriyet çalışanı Nihal İnal’ın başına gelenleri, 40’a yakın sigortasız çalışanın tepkilerini okuyunca şaşırdım desem yalan olur… (Ayrıntılar için tıklayın)
Aynı yollardan biz de geçtik.
Demek ki o yollar hala değişmemiş.
Cumhuriyet yazarlarından Şükran Soner, ekran ekran geziyor ve memurlara toplu sözleşme hakkı veren Anayasa değişikliğinin grev hakkı vermediğinin hesabını soruyor.
Peki, yıllarca sendika başkanlığı da yapan Şükran Soner, yanı başında sigortasız çalıştırılan arkadaşlarıyla ilgili ne yapıyor?
Bu tür eleştirilerime gelen tepkilerin çoğu, “Neden diğerlerini görmüyorsun” şeklinde oluyor.
Diğerleri açık seçik, “sendika bizim zararımıza oluyor” diyor. Diğerlerinde çok yüksek maaşlarla saltanat kurmuş yöneticiler, “ecirlere” yapılan her tür haksızlığı sineye çekiyor.
Cumhuriyet böyle mi?
Artık şu sigortasız çalıştırma huyundan vazgeçilmeli.
Gazeteye demokrasi gelmeli…
Şimdi, “bu da laf mı” diyenler olabilir.
Peki içimi dökeyim:
Yazarların epeycesi, bir partinin genel başkanı, parti meclisi üyesi, yönetim kurulu üyesi, milletvekili ya da eski milletvekillerinden oluşuyor.
İnanmazsanız siz de bakın.
Epey zaman oldu. Cumhuriyet’te yazan, Kanaltürk’te Ozan Kütahyalı ile bağrışmalı program yapan bir yazara, olayın artık komiklik boyutuna vardığını içeren bir mektup yazdım. Bir yanıt geldi ki evlere şenlik. Bir baltaya sap olamamışım ve beni seven bir tek kişi bile yokmuş. Bu nedenle saldırıyormuşum…
Gerçekten bir baltaya sap olmak zor işti ve bize göre hiç değildi…
Amacım kişilerle didişmek değil, bir gerçekliği ortaya koymak.
Şimdi, avaz avaz hayır diye bağıranlara soruyorum:
Cumhuriyet’te yıllardır sigortasız çalıştırılan gazeteciler var mı?
Evet mi, hayır mı?
Bu arkadaşları en kısa zamanda kadroya almayı düşünüyor musunuz?
Evet mi, hayır mı?
Sendika, toplu sözleşme yeniden anımsanacak mı?
Evet mi, hayır mı?
Hem gazeteden maaş alıp hem bir partide aktif siyaset yapmak etik mi?
Evet mi, hayır mı?
Şu iletişim çağında aynı tornadan çıkmışçasına “döktüren” yazarlarla gazetecilik sürer mi?
Evet mi, hayır mı?
Cumhuriyet’e demokrasi gelecek mi?
Evet mi, hayır mı?
BİZ BİRLİKTE YAŞIYORUZ, YA SEN?
“Birlikte yaşamak zorunda mıyız” diye sormuş zat-ı muhterem. Valla biz birlikte yaşıyoruz, hem de o kadar birlikteyiz ki… “Beyaz dünyanızdan” sıyrılıp, biraz ayılmayı deneseniz siz de göreceksiniz aslında. Sanırım tatil, dere kenarı yaramadı. Boşta, açıkta bir genel müdürlük kadrosu yok mu? Verelim de arkadaş kendine gelsin.
Eşinin Ertuğrul Özkök’ü anlattığı satırları okuduğumda, “başka söze gerek kalmadı” demiştim.
Yanılmışım.
Hürriyet okurlarına, “gazetenin genel yayın müdürü kim” diye sorsanız, kalıbımı basarım, çoğunluğu onun adını vereceklerdir. Sevgili Enis Berberoğlu, ilk anda anımsanmayacaktır, inanın…
Her sabah, “Bugün hangi bombayı patlatsam” diye uyanıyormuş izlenimi veriyor yazıları.
Size de öyle gelmiyor mu?
“Haydi gelin ağzımızı alıştırmak için hep birlikte soralım: Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” diye buyurmuşlar. Cumhuriyet gazetesinin bir yazarından da destek almayı ihmal etmemişler. (6.7.2010, Hürriyet)
Uzaklara gitmeye gerek yok. Oturup kendimi anlatsam yeter.
Biz Türk bir aileyiz.
Kız kardeşlerim evlenmeye kalktıklarında, tek soru sormuştum, “Birbirinize aşık mısınız?”
Eniştemin biri Adıyamanlı ve Kürt. Diğeri Diyarbakırlı ve Kürt.
Belki inanmayacaksınız, ama biz ailemizde bu konular üzerinde hiç konuşmadık.
Ayvalık’tan İzmir’e yeğenlerimden birinin düğünü için geldim. Alevi bir kızla evleniyor. Geçen akşam kız tarafında kına gecesi yapıldı. Şimdi erkek tarafında düğün.
Sevgili yeğenimin anası Türk, babası Kürt, evleneceği kız alevi.
Çocukları olacak. Kürt, Türk, Alevi birlikte çoğalacaklar, yaşayacaklar, sevecekler, sevilecekler…
Biz böyle büyüdük, böyle yaşadık. Ülkemizin her yanı bu tür “öykülerle” dolu.
Benim dedem bir Girit göçmeniydi, diğer dedem Selanik göçmeni. Bir yerlerden gelip bir yerlerde buluştular.
Hayat böyle bir şey değil mi zaten?
Ağzımızı alıştırmalıymışız…
Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıymış…
Bazı laflar “gülünüp geçilesi” gelebilir.
Üzerinde durmaya değmez bulunabilir…
İncir çekirdeğini doldurmayacak türden olduğu sanılabilir.
Bunlar bir yerlerde birikir birikir ve birilerinin ekmeğine yağ sürecek hale gelir.
Biz, Girit, Selanik göçmeni dedelerimizle, Türk ana baba, kardeşlerimizle, Kürt damatlarımızla, alevi gelinimizle bu güzel vatanda birlikte mutlu, huzur içinde yaşıyoruz, yaşayacağız…
Zorunluluktan değil Ertuğrul Bey, sevgiyle, içtenlikle, dostlukla, akrabalık hissiyle…
Yoksa siz kendinizi “zorunda” mı hissediyorsunuz?
Eşinin Ertuğrul Özkök’ü anlattığı satırları okuduğumda, “başka söze gerek kalmadı” demiştim.
Yanılmışım.
Hürriyet okurlarına, “gazetenin genel yayın müdürü kim” diye sorsanız, kalıbımı basarım, çoğunluğu onun adını vereceklerdir. Sevgili Enis Berberoğlu, ilk anda anımsanmayacaktır, inanın…
Her sabah, “Bugün hangi bombayı patlatsam” diye uyanıyormuş izlenimi veriyor yazıları.
Size de öyle gelmiyor mu?
“Haydi gelin ağzımızı alıştırmak için hep birlikte soralım: Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” diye buyurmuşlar. Cumhuriyet gazetesinin bir yazarından da destek almayı ihmal etmemişler. (6.7.2010, Hürriyet)
Uzaklara gitmeye gerek yok. Oturup kendimi anlatsam yeter.
Biz Türk bir aileyiz.
Kız kardeşlerim evlenmeye kalktıklarında, tek soru sormuştum, “Birbirinize aşık mısınız?”
Eniştemin biri Adıyamanlı ve Kürt. Diğeri Diyarbakırlı ve Kürt.
Belki inanmayacaksınız, ama biz ailemizde bu konular üzerinde hiç konuşmadık.
Ayvalık’tan İzmir’e yeğenlerimden birinin düğünü için geldim. Alevi bir kızla evleniyor. Geçen akşam kız tarafında kına gecesi yapıldı. Şimdi erkek tarafında düğün.
Sevgili yeğenimin anası Türk, babası Kürt, evleneceği kız alevi.
Çocukları olacak. Kürt, Türk, Alevi birlikte çoğalacaklar, yaşayacaklar, sevecekler, sevilecekler…
Biz böyle büyüdük, böyle yaşadık. Ülkemizin her yanı bu tür “öykülerle” dolu.
Benim dedem bir Girit göçmeniydi, diğer dedem Selanik göçmeni. Bir yerlerden gelip bir yerlerde buluştular.
Hayat böyle bir şey değil mi zaten?
Ağzımızı alıştırmalıymışız…
Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıymış…
Bazı laflar “gülünüp geçilesi” gelebilir.
Üzerinde durmaya değmez bulunabilir…
İncir çekirdeğini doldurmayacak türden olduğu sanılabilir.
Bunlar bir yerlerde birikir birikir ve birilerinin ekmeğine yağ sürecek hale gelir.
Biz, Girit, Selanik göçmeni dedelerimizle, Türk ana baba, kardeşlerimizle, Kürt damatlarımızla, alevi gelinimizle bu güzel vatanda birlikte mutlu, huzur içinde yaşıyoruz, yaşayacağız…
Zorunluluktan değil Ertuğrul Bey, sevgiyle, içtenlikle, dostlukla, akrabalık hissiyle…
Yoksa siz kendinizi “zorunda” mı hissediyorsunuz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)