Başbakanlara, bakanlara akıl vermekte şampiyonsunuz, patronlarınızı savunmak için harikalar yaratıyorsunuz. Küfürlerinize, aşağılamalarınıza artık Türkçe kelimeler yetersiz kalıyor, kimin atına binerseniz onun türküsünü çığırıyorsunuz. Ayıp diye bir şey var beyler. Evet “beyler” diyorum. Medyanın bu çürümüşlüğünde hanımların hiçbir “günahını” gösteremezsiniz. Yazıklar olsun size yav…
Şu son dönemde aslan kesilmişlerin gözlerine batan çöpten habersizi oynamalarına, zırvalarına katlanmak ne mümkün.
Bu babayiğitlerin, altlarındaki halı çekilirken, tek dayanakları olması gereken sendikaları kapı dışarı edilirken, arkadaşları sokağa atılırken bir tek yazı yazdıklarına şahit oldunuz mu?
Bunlar “yalnızca bir çalışan” olduklarını ancak atıldıkları zaman anımsıyorlar.
Haberler doğruysa köşelerinde aslan kesilenler, kendi aralarında patronu çekiştiriyormuş. İşte budur…
Düşmanımın düşmanı dostumdur.
Vur abalıya.
En doğru ve haklı manşeti bile attığınızda, burnunuza bir dosya dayanıyor.
Asıl tartışılması gereken haber de güme gidiyor.
Gazetecinin tüccarı olmaz.
Gazetecinin patronunun iş takipçiliğini yapmak diye bir görevi olamaz.
Gazetecinin beğenmediği görüşlerin sahibine küfretme, aşağılama hakkı olamaz.
Gazeteci, görmedim, duymadım, bilmiyorum ayaklarına yatamaz.
Gazeteci, küçücük çıkarlar uğruna beş takla atamaz.
Bu en sıradan ilkeleri bilmeyen mi var?
Eeee niye bu kokuşmuşluk?
Genel yayın müdürlerinden biri, iş takipçiliği yapmak ve sendikayı bitirmekle övünüyor. Diğeri, köşesi başka sayfalara kayan yazarının telefonuna bile çıkmıyor. Ki bu ilk olayı da değil. Bir başka yerde başbakanla ilgili küçücük bir eleştiri getiren yazar, köşesinden “buharlaşıveriyor”.
En alttakilerin korkmaktan başka yapabilecekleri hiçbir şey yok. Kolay değil işsiz kalmak.
Birbirimizi kandırmayalım.
Çifte standardın sıradan hale geldiği ülkemizde tüccar şapkasıyla, gazetecilik şapkasının ayrı yerlerde durması mümkün değil.
Ekonominin neredeyse her kulvarında boy gösteren medya patronlarıyla hükümetler arasındaki kayıkçı kavgası dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak…
Peki bu ülkede doğru dürüst gazetecilik yapılamayacak mı?
Kıyıda köşede kalmış, evine kapanmış, sesi soluğu kesilmiş isimleri alt alta yazın. Bir de ortalıkta esip gürleyenlere bakın.
Kararı siz verin.
17 Eylül 2008 Çarşamba
16 Eylül 2008 Salı
HINCAL ULUÇ HAKSIZ MI?
Hıncal Uluç, gazetesinin yazı işlerini kıyasıya eleştiriyor. Medyamızda öyle sıklıkla rastlanan bir durum değil. Bunu neden yapıyor? Gazetesinin “yandaş medya” yaftasından sıyrılıp gerçek gazetecilik kulvarına yönelmesini amaçlıyor. Yerden göğe de haklı. Sabah’ın içinde “köşelerde sıkışıp kalmış” çok önemli gazeteciler var. Onlardan yararlanılması zamanıdır. Hem de acilen…
Çalık Grubu’nun Sabah ve ATV’yi almasından sonra, gazetenin birinci sayfasında gözle görülür değişim okurların gözünden kaçmıyordur.
En kolay yaklaşım, “Tamam Çalık Grubu geldi böyle oldu…”
O kadar basit değil.
Nitekim Hıncal Uluç, asıl konuya parmak basıyor. Genel Yayın Müdürü Ergun Babahan’ın adını vermiyor, ama “yazı işleri” diyerek başladığı eleştirilerinde önemli konulara dikkat çekiyor.
Medyamızda çaresiz bir hastalık var: Patrondan çok patroncu olmak.
Uluç, açık bir dille yazı işlerinin tarafsız bir gazete çıkaramadığını belirtirken, patronun da aynı görüşte olduğunu belirtiyor. Patron Ahmet Çalık, şunları söylemiş Hıncal Uluç’a:
“İktidar borazanı gazete dünyanın hiçbir yerinde satmaz. Yani, sadece mesleğin temel ilkeleri değil, ekonomik koşullar bile bizi tarafsız olmaya zorluyor"
Üstelik çalışanlarla birlikte yediği yemekte de bu sözlerini yinelemiş, patron.
Son görüşmelerinde Uluç’a söyledikleri ise çarpıcı:
"Gazeteye yönelik eleştirilerinin altına imza atarım… Ben herhangi bir baskı olmasın diye gazeteye bile çok az gelmeye özen gösteriyorum. Asla müdahale etmiyorum.."
Hıncal Uluç, yazısında diyor ki, “Ahmet Çalık gazeteye gelmeli. Yazarları ve Yazı İşleri'ni toplamalı ve bana özel, Sabah yemeğinde de genel anlattıklarını, bu dar ekibe bir daha, çok açık ve çok net söylemeli. Sabah'ın temel ilkeleri Çalık'ın ağzından, herkesin önünde açıklanmalı ve kulaklara küpe olmalı..” (13.9.2008-Sabah)
Bu yaklaşımın sorunun çözülmesine önemli bir katkısı olacağını sanmam.
Sabah patronu, medyamızda son günlerde yaşanan karmaşayı ve “hesaplaşmayı” da göz önüne alarak, gazetecilikte yeni, nefes alan, okuru aptal yerine koymayan bir kulvar açmayı gerçekten düşünüyorsa benim çok daha açık ve net önerilerim var.
Ergun Babahan bence yeteri kadar yoruldu, epey dinlenmeli.
Transfer falan yapmaya gerek yok. Gazetede “kıyıda köşede” kalmış o kadar çok isim var ki…
İşte iki örnek:
Gazetenin başına ülkemizde bu işi çok iyi yaptığını kanıtlamış, Doğan grubunda Mehmet Yakup Yılmaz’ın azizliğine uğramış Umur Talu getirilmeli.
Yavuz Baydar, yılların birikimini kullanabileceği daha aktif bir pozisyona çekilmeli.
Birinci sayfanın alışılagelmiş yazarlarına, demokrasiye gönül vermiş, okura saygılı, “al takke ver külah” ilişkilerine bulaşmamış güzel insanlarla takviye yapılmalı. Aklıma hemen geliveren isimler var, ama hadi onları da yeni genel yayın müdürü bulsun.
Yıllarca gazetecilik yapmış ve medyamız üzerine kafa yormuş, dikkatli bir okur olarak iddia ediyorum:
Çok değil üç gün içinde herkes değişimi fark edecek, patronun da sık sık gazeteye uğramasına, kulaklara küpe olacak laflar etmesine gerek kalmayacak…
Çalık Grubu’nun Sabah ve ATV’yi almasından sonra, gazetenin birinci sayfasında gözle görülür değişim okurların gözünden kaçmıyordur.
En kolay yaklaşım, “Tamam Çalık Grubu geldi böyle oldu…”
O kadar basit değil.
Nitekim Hıncal Uluç, asıl konuya parmak basıyor. Genel Yayın Müdürü Ergun Babahan’ın adını vermiyor, ama “yazı işleri” diyerek başladığı eleştirilerinde önemli konulara dikkat çekiyor.
Medyamızda çaresiz bir hastalık var: Patrondan çok patroncu olmak.
Uluç, açık bir dille yazı işlerinin tarafsız bir gazete çıkaramadığını belirtirken, patronun da aynı görüşte olduğunu belirtiyor. Patron Ahmet Çalık, şunları söylemiş Hıncal Uluç’a:
“İktidar borazanı gazete dünyanın hiçbir yerinde satmaz. Yani, sadece mesleğin temel ilkeleri değil, ekonomik koşullar bile bizi tarafsız olmaya zorluyor"
Üstelik çalışanlarla birlikte yediği yemekte de bu sözlerini yinelemiş, patron.
Son görüşmelerinde Uluç’a söyledikleri ise çarpıcı:
"Gazeteye yönelik eleştirilerinin altına imza atarım… Ben herhangi bir baskı olmasın diye gazeteye bile çok az gelmeye özen gösteriyorum. Asla müdahale etmiyorum.."
Hıncal Uluç, yazısında diyor ki, “Ahmet Çalık gazeteye gelmeli. Yazarları ve Yazı İşleri'ni toplamalı ve bana özel, Sabah yemeğinde de genel anlattıklarını, bu dar ekibe bir daha, çok açık ve çok net söylemeli. Sabah'ın temel ilkeleri Çalık'ın ağzından, herkesin önünde açıklanmalı ve kulaklara küpe olmalı..” (13.9.2008-Sabah)
Bu yaklaşımın sorunun çözülmesine önemli bir katkısı olacağını sanmam.
Sabah patronu, medyamızda son günlerde yaşanan karmaşayı ve “hesaplaşmayı” da göz önüne alarak, gazetecilikte yeni, nefes alan, okuru aptal yerine koymayan bir kulvar açmayı gerçekten düşünüyorsa benim çok daha açık ve net önerilerim var.
Ergun Babahan bence yeteri kadar yoruldu, epey dinlenmeli.
Transfer falan yapmaya gerek yok. Gazetede “kıyıda köşede” kalmış o kadar çok isim var ki…
İşte iki örnek:
Gazetenin başına ülkemizde bu işi çok iyi yaptığını kanıtlamış, Doğan grubunda Mehmet Yakup Yılmaz’ın azizliğine uğramış Umur Talu getirilmeli.
Yavuz Baydar, yılların birikimini kullanabileceği daha aktif bir pozisyona çekilmeli.
Birinci sayfanın alışılagelmiş yazarlarına, demokrasiye gönül vermiş, okura saygılı, “al takke ver külah” ilişkilerine bulaşmamış güzel insanlarla takviye yapılmalı. Aklıma hemen geliveren isimler var, ama hadi onları da yeni genel yayın müdürü bulsun.
Yıllarca gazetecilik yapmış ve medyamız üzerine kafa yormuş, dikkatli bir okur olarak iddia ediyorum:
Çok değil üç gün içinde herkes değişimi fark edecek, patronun da sık sık gazeteye uğramasına, kulaklara küpe olacak laflar etmesine gerek kalmayacak…
9 Eylül 2008 Salı
Aslan Parçası Bunlar
Manşetler harika: "Biat etmeyiz". Ama Başbakan da tam tersini söylüyor. Sonra demokrasiden, basın özgürlüğünden dem vuruyor patron. "Yazarlarımız" da ateş püskürüyor. Hangi demokrasi, hangi özgürlük, hangi etik? Sendikayı bir gecede ben mi sıfırladım? Başbakanlarla, bakanlarla, belediye başkanlarıyla ben mi halvet oldum?Yılların yazarlarını ben mi sokağa attım?
Bakıyorum da aslan kesilivermişler.
Herkesler ayağa kalkmış.
Neden?
Basın özgürlüğüne darbe vuruluyormuş.
Demokrasi yok ediliyormuş.
Bir de söyleyenlere, yazanlara bakıyorum, gülüyorum.
O aslan kesilenler, işyerlerindeki en önemli örgütün gırtlağı sıkılırken neredeydiler acaba?
O aslan kesilenlerden sendikanın kapı dışarı edilmesiyle ilgili tek yazı görmedim. Gören varsa beri gelsin.
Arkadaşları sokağa atılırken, "görmedim, duymadım"ı oynayanların aslan parçasına dönüşmesi artık kanıksadığımız sıradanlıkta.
Diyorlar ki, iktidarlar gelip gider, ama biz buradayız.
Aslında "bizim", medyamızın içine düştüğü bataklığın bam teli burada gizli.
İktidarların biri gidip biri geliyorsa ve medya aynı medyaysa, "al takke ver külah" ara vermeden devam edebiliyorsa, bu sistemin en önemli parçası kim oluyor?
Medyamızın yakın tarihi, yüz kızartıcı, tiksindirici, kusturucu örneklerle tıka basa doluyken, patron yalakalığı ayyuka çıkmışken ortalıkta gezinen kabadayılar, uzaydan mı geldi acep?
En kolayı Aydın Doğan'a ya da patronlara vurmak.
Eğer biz istemeseydik, bize rağmen yaşanan onca kirliliğin çoğu yaşanamazdı.
Dikkatle izleyiniz.
O taraftan beri tarafa geçenler de beri taraftan o tarafa geçenler de patronlarını savunmak için harikalar yaratıyorlar.
Bunda bir acayiplik yok mu?
Gerçek gazeteci "mesafe"den ödün vermeyendir: Başbakan'a da, patrona da, zengine de, yoksula da mesafeyi korumadan gazetecilik yapamazsınız. Yaptığınızı sanırsınız.
Tersini yaptığınızda, attığınız "Biat etmeyiz" manşetleri hiçbir işe yaramaz.
Bu ülkede ne yazık ki her şey olunabiliyor, ama asla ve asla rezil olunamıyor.
Hadi, kaldığınız yerden devam, aslan parçaları…
Bakıyorum da aslan kesilivermişler.
Herkesler ayağa kalkmış.
Neden?
Basın özgürlüğüne darbe vuruluyormuş.
Demokrasi yok ediliyormuş.
Bir de söyleyenlere, yazanlara bakıyorum, gülüyorum.
O aslan kesilenler, işyerlerindeki en önemli örgütün gırtlağı sıkılırken neredeydiler acaba?
O aslan kesilenlerden sendikanın kapı dışarı edilmesiyle ilgili tek yazı görmedim. Gören varsa beri gelsin.
Arkadaşları sokağa atılırken, "görmedim, duymadım"ı oynayanların aslan parçasına dönüşmesi artık kanıksadığımız sıradanlıkta.
Diyorlar ki, iktidarlar gelip gider, ama biz buradayız.
Aslında "bizim", medyamızın içine düştüğü bataklığın bam teli burada gizli.
İktidarların biri gidip biri geliyorsa ve medya aynı medyaysa, "al takke ver külah" ara vermeden devam edebiliyorsa, bu sistemin en önemli parçası kim oluyor?
Medyamızın yakın tarihi, yüz kızartıcı, tiksindirici, kusturucu örneklerle tıka basa doluyken, patron yalakalığı ayyuka çıkmışken ortalıkta gezinen kabadayılar, uzaydan mı geldi acep?
En kolayı Aydın Doğan'a ya da patronlara vurmak.
Eğer biz istemeseydik, bize rağmen yaşanan onca kirliliğin çoğu yaşanamazdı.
Dikkatle izleyiniz.
O taraftan beri tarafa geçenler de beri taraftan o tarafa geçenler de patronlarını savunmak için harikalar yaratıyorlar.
Bunda bir acayiplik yok mu?
Gerçek gazeteci "mesafe"den ödün vermeyendir: Başbakan'a da, patrona da, zengine de, yoksula da mesafeyi korumadan gazetecilik yapamazsınız. Yaptığınızı sanırsınız.
Tersini yaptığınızda, attığınız "Biat etmeyiz" manşetleri hiçbir işe yaramaz.
Bu ülkede ne yazık ki her şey olunabiliyor, ama asla ve asla rezil olunamıyor.
Hadi, kaldığınız yerden devam, aslan parçaları…
EMRE KONGAR’A “MEDYA NOTU”…
Emre Kongar’ın “Medya Notu” yazılarını hiç kaçırmam. Eleştirdiği konuların çoğuna katılırım. Ancak çalışma arkadaşlarının bazılarına sanırım bu yazılar “ulaşamıyor”. Kongar’ın Cumhuriyet’in “ikinci adamı” olarak bu duruma bir çare bulması lazım.
İlhan Selçuk giderek iyileşiyor. Kendisini hasta yatağında üzmek istemem. Bu nedenle eleştirilerimi Kongar’a iletmeyi uygun buldum.
Cumhuriyet’e hiç yakışmayan öyle “köşe yazıları” var ki insanın içini acıtıyor. Yıllarca çalıştığım gazetenin yöneticilerine sürekli mektuplar yazdım. Emre Kongar’a da...
Geçenlerde Kongar’ın “öfkeli” bir yazısını okuyunca hem kendi kendime güldüm hem de böyle bir yazıya sıvanmayı göze aldım. Okurlarla da paylaşmanın iyi olacağını düşündüm.Kongar o yazısında aynen şöyle diyordu:
“Sevgili okurlarım, bu medya genel olarak, insanları "hasta ediyor" . Yaydıkları "dezenformasyon", resmen mide bulandırıyor. Bazı yazarlar ise resmen "hasta" , "ruh hastası" : Kin ve nefret kusuyor, yalan haberle besleniyorlar.” (17.4.2008, Cumhuriyet)
Doğru söze ne demeli? Kongar yerden göğe haklıydı. Medyamız gerçekleri alıp kendine göre tanzim ediyor ve bir gerçek onlarca “gerçeğe” dönüşüyordu. Hele hele küfür yazıları.Cumhuriyet’te çıkan bazı yazılar sanırım Kongar’ın gözünden kaçmıyordur.İsim belirtmeden hemen bir-iki örnek vermek istiyorum. (İşimiz kişilerle değil)
Bir “yazar” kendisine gelen bir okur mektubunda, çeşitli yazarlara takılan aşağılayıcı sıfatlardan etkilenmiş ve kendisi de bir liste yapmış. İsimlerden bir iki harf değiştirmiş sözüm ona. Ama hakaretlerin kimlere yapıldığı apaçık ortada. Üstelik hakaret edilen yazarların neredeyse yarısına yakını eski Cumhuriyet çalışanı. Liste Emre Kongar’ın dediği gibi “kin ve nefret” kusuyor:
“Ali Seyranoğlu: Borazancıbaşı. Ethem Mahçupoğlan: Dümbelekçi. Mehmet Çetiner: Şaşkın ördek. Cengiz Çavdar: Fırdöndü. Hasan Kemal: Para sayma makinesi. Şahin Altay: Otomatik döner kapı. Taha Akbol: Sosyologlar prensi. Engin Arkıç: Ağız kokusunu giderme gargarası. Abdurrahman Dilipeltek: Recm için taş imalatçısı. Kürşat Mumin: Yeni Cami'de müezzin. Alper Görmemiş: Hafiye muavini. Yasemin Conikar: Miss America güzeli. Ekrem Dumanaltı: Sümüklü mendil yıkayıcısı. Mustafa Karaabioğlu: Yıkama yağlama servisi işletmecisi. Hadi Uluentel: Brüksel lahanası.” (3.4.2008, Cumhuriyet, Sayfa:17)
Akşamları NTV’de “Yorum Farkı” programını paylaştığı gazeteci arkadaşının, Emre Kongar’a “Ben fırdöndü müyüm” diye sormasını bekledim hep. Sormadı.
Cumhuriyet web sitesinde arşive girip kötü bir sözcük yazdığınızda hemen önünüze aynı isimler geliyor. İşte iki “küçük” örnek:
“Hürriyet gazetesinin ‘Brüksel Lahanası’ Atatürk ve cumhuriyet devrimleri düşmanı yazarı Hadi’ye’ kısa bir yanıt: ‘Otur oturduğun yerde, cehaletin kara yüzünü öp ve kokla. Sana bu yakışır…(27.2.2008, Cumhuriyet, sayfa: 5)“Hepsi birer yağdanlık!.. Kısa adları ‘liboş’ tur. İsterseniz ‘Soros Çocukları’ diyebilirsiniz, sakıncası yok.” (6.2.2008, Cumhuriyet, sayfa:5)
Kişilerin fikirlerini beğenmeyebilirsiniz, hatta nefret bile edebiliriniz, ama okurla bu kişilerle ilgili küfürlerinizi değil, kendi karşıt düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.
Emre Kongar, yine bir yazısında soruyor: “Yabancı gazeteciler niçin taraflı?” (7.2.2008, Cumhuriyet, Sayfa:3)
Gerçekten yabacı gazetecilerin de bazı durumlarda bizim medyadan aşağı kalır tarafları yok. Taraftarlık ille de gözümüze sokar gibi de olmayabilir. En önemli haberi görmezden gelirsiniz, ya da Citizen Kane filminde gazete yöneticisinin dediği gibi, önemsiz haberi manşete koyarsınız önemli olur.
Cumhuriyet okurusunuz. Gazetenizi elinize adlınız. Etekte yani en altta sağda, “yarım sütun beş santimlik bir haber gördünüz. “Eh günün pek de önemli olmayan haberi” diye okumaya başladınız: “Gürsoy’a gözaltı.” (4.5.2008) Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Gençay Gürsoy, “TTB’nin Dergisi’nde çıkan bir yazısından dolayı 2004 yılında Basın Kanunu’na muhalefetten yargılanması ve ikamet ettiği İstanbul’da dört yıldır bulunamaması üzerine, Ankara Tabip Odası’nın Genel Kurulu’na katılmak için gittiği Ankara’da, sabaha karşı gözaltına alınıyor.
Üşenmedim, bütün gazeteleri tek tek taradım. Haberi en önemsiz bulan gazete Cumhuriyet olmuş. İnanmazsanız arşivlere girip siz de bakın.Milliyet’te aynı haber, manşetin solunda “İkinci İlhan Selçuk vakası” olarak fotoğraflı verilmiş. Hürriyet sol ortada fotoğraflı. Radikal, “Yine uykuda gözaltı” başlığıyla fotoğraflı ve geniş biçimde. Birgün manşetten, “TTB Başkanına manidar gözaltı”yı uygun görmüş. Evrensel de manşetten kullanmış.
Acaba sayın Gençay Gürsoy’un “önemli bir haber” olması için yaşı mı tutmadı?
Emre Kongar’ın “Medya Notu” yazıları güzel. Ama terzi önce kendi söküğünü dikebilmeli, değil mi?Küfür yazıları, Türkiye’nin siyah beyaz televizyonlu, iletişimin kısıtlı olduğu zamanlarında kaldı. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibiymiş gibi görünmeler o eski zamanlarda anlaşılamayabilirdi.Televizyonlar haber kaynıyor. Yüzlerce internet sitesi sıcağı sıcağına haber iletiyor. Aradığınız her türlü bilgi bir “tık” mesafede. İlgili okur ve seyirci, bir gün önce tüm ayrıntılarıyla izlediği haberlerin doğru dürüst yorumunu ya da perde arkasını arıyor bir gün sonra. Küfür yazılarının artık hiçbir kıymeti harbiyesi olmuyor.
Ama ne yazık ki kimileri inadım inat bu köhnemiş tavrı sürdürmekte kararlı.Hadi, aklımda kaldığı kadarıyla, çoğunluğun bildiği bir söylenceyle noktalayalım:
Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyor. Onlara şöyle diyor: “İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında. Bu kurtlardan biri; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, açgözlülüğü, kibri, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor. Öteki ise; huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde de."Çocuklar dinliyor dinliyor, içlerinden biri, “Hangi kurt kazanacak?” diye, soruyor.
Yanıt kısa ve net:“İçinizde beslediğiniz.”
İlhan Selçuk giderek iyileşiyor. Kendisini hasta yatağında üzmek istemem. Bu nedenle eleştirilerimi Kongar’a iletmeyi uygun buldum.
Cumhuriyet’e hiç yakışmayan öyle “köşe yazıları” var ki insanın içini acıtıyor. Yıllarca çalıştığım gazetenin yöneticilerine sürekli mektuplar yazdım. Emre Kongar’a da...
Geçenlerde Kongar’ın “öfkeli” bir yazısını okuyunca hem kendi kendime güldüm hem de böyle bir yazıya sıvanmayı göze aldım. Okurlarla da paylaşmanın iyi olacağını düşündüm.Kongar o yazısında aynen şöyle diyordu:
“Sevgili okurlarım, bu medya genel olarak, insanları "hasta ediyor" . Yaydıkları "dezenformasyon", resmen mide bulandırıyor. Bazı yazarlar ise resmen "hasta" , "ruh hastası" : Kin ve nefret kusuyor, yalan haberle besleniyorlar.” (17.4.2008, Cumhuriyet)
Doğru söze ne demeli? Kongar yerden göğe haklıydı. Medyamız gerçekleri alıp kendine göre tanzim ediyor ve bir gerçek onlarca “gerçeğe” dönüşüyordu. Hele hele küfür yazıları.Cumhuriyet’te çıkan bazı yazılar sanırım Kongar’ın gözünden kaçmıyordur.İsim belirtmeden hemen bir-iki örnek vermek istiyorum. (İşimiz kişilerle değil)
Bir “yazar” kendisine gelen bir okur mektubunda, çeşitli yazarlara takılan aşağılayıcı sıfatlardan etkilenmiş ve kendisi de bir liste yapmış. İsimlerden bir iki harf değiştirmiş sözüm ona. Ama hakaretlerin kimlere yapıldığı apaçık ortada. Üstelik hakaret edilen yazarların neredeyse yarısına yakını eski Cumhuriyet çalışanı. Liste Emre Kongar’ın dediği gibi “kin ve nefret” kusuyor:
“Ali Seyranoğlu: Borazancıbaşı. Ethem Mahçupoğlan: Dümbelekçi. Mehmet Çetiner: Şaşkın ördek. Cengiz Çavdar: Fırdöndü. Hasan Kemal: Para sayma makinesi. Şahin Altay: Otomatik döner kapı. Taha Akbol: Sosyologlar prensi. Engin Arkıç: Ağız kokusunu giderme gargarası. Abdurrahman Dilipeltek: Recm için taş imalatçısı. Kürşat Mumin: Yeni Cami'de müezzin. Alper Görmemiş: Hafiye muavini. Yasemin Conikar: Miss America güzeli. Ekrem Dumanaltı: Sümüklü mendil yıkayıcısı. Mustafa Karaabioğlu: Yıkama yağlama servisi işletmecisi. Hadi Uluentel: Brüksel lahanası.” (3.4.2008, Cumhuriyet, Sayfa:17)
Akşamları NTV’de “Yorum Farkı” programını paylaştığı gazeteci arkadaşının, Emre Kongar’a “Ben fırdöndü müyüm” diye sormasını bekledim hep. Sormadı.
Cumhuriyet web sitesinde arşive girip kötü bir sözcük yazdığınızda hemen önünüze aynı isimler geliyor. İşte iki “küçük” örnek:
“Hürriyet gazetesinin ‘Brüksel Lahanası’ Atatürk ve cumhuriyet devrimleri düşmanı yazarı Hadi’ye’ kısa bir yanıt: ‘Otur oturduğun yerde, cehaletin kara yüzünü öp ve kokla. Sana bu yakışır…(27.2.2008, Cumhuriyet, sayfa: 5)“Hepsi birer yağdanlık!.. Kısa adları ‘liboş’ tur. İsterseniz ‘Soros Çocukları’ diyebilirsiniz, sakıncası yok.” (6.2.2008, Cumhuriyet, sayfa:5)
Kişilerin fikirlerini beğenmeyebilirsiniz, hatta nefret bile edebiliriniz, ama okurla bu kişilerle ilgili küfürlerinizi değil, kendi karşıt düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.
Emre Kongar, yine bir yazısında soruyor: “Yabancı gazeteciler niçin taraflı?” (7.2.2008, Cumhuriyet, Sayfa:3)
Gerçekten yabacı gazetecilerin de bazı durumlarda bizim medyadan aşağı kalır tarafları yok. Taraftarlık ille de gözümüze sokar gibi de olmayabilir. En önemli haberi görmezden gelirsiniz, ya da Citizen Kane filminde gazete yöneticisinin dediği gibi, önemsiz haberi manşete koyarsınız önemli olur.
Cumhuriyet okurusunuz. Gazetenizi elinize adlınız. Etekte yani en altta sağda, “yarım sütun beş santimlik bir haber gördünüz. “Eh günün pek de önemli olmayan haberi” diye okumaya başladınız: “Gürsoy’a gözaltı.” (4.5.2008) Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Gençay Gürsoy, “TTB’nin Dergisi’nde çıkan bir yazısından dolayı 2004 yılında Basın Kanunu’na muhalefetten yargılanması ve ikamet ettiği İstanbul’da dört yıldır bulunamaması üzerine, Ankara Tabip Odası’nın Genel Kurulu’na katılmak için gittiği Ankara’da, sabaha karşı gözaltına alınıyor.
Üşenmedim, bütün gazeteleri tek tek taradım. Haberi en önemsiz bulan gazete Cumhuriyet olmuş. İnanmazsanız arşivlere girip siz de bakın.Milliyet’te aynı haber, manşetin solunda “İkinci İlhan Selçuk vakası” olarak fotoğraflı verilmiş. Hürriyet sol ortada fotoğraflı. Radikal, “Yine uykuda gözaltı” başlığıyla fotoğraflı ve geniş biçimde. Birgün manşetten, “TTB Başkanına manidar gözaltı”yı uygun görmüş. Evrensel de manşetten kullanmış.
Acaba sayın Gençay Gürsoy’un “önemli bir haber” olması için yaşı mı tutmadı?
Emre Kongar’ın “Medya Notu” yazıları güzel. Ama terzi önce kendi söküğünü dikebilmeli, değil mi?Küfür yazıları, Türkiye’nin siyah beyaz televizyonlu, iletişimin kısıtlı olduğu zamanlarında kaldı. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibiymiş gibi görünmeler o eski zamanlarda anlaşılamayabilirdi.Televizyonlar haber kaynıyor. Yüzlerce internet sitesi sıcağı sıcağına haber iletiyor. Aradığınız her türlü bilgi bir “tık” mesafede. İlgili okur ve seyirci, bir gün önce tüm ayrıntılarıyla izlediği haberlerin doğru dürüst yorumunu ya da perde arkasını arıyor bir gün sonra. Küfür yazılarının artık hiçbir kıymeti harbiyesi olmuyor.
Ama ne yazık ki kimileri inadım inat bu köhnemiş tavrı sürdürmekte kararlı.Hadi, aklımda kaldığı kadarıyla, çoğunluğun bildiği bir söylenceyle noktalayalım:
Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyor. Onlara şöyle diyor: “İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında. Bu kurtlardan biri; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, açgözlülüğü, kibri, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor. Öteki ise; huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde de."Çocuklar dinliyor dinliyor, içlerinden biri, “Hangi kurt kazanacak?” diye, soruyor.
Yanıt kısa ve net:“İçinizde beslediğiniz.”
ETİK Mİ, TETİK Mİ?
Biri, savcıya ahkâm keserken orduyu savunuyormuş pozlarına giriyor. Diğeri, savcının bilgisine başvurması gereken gazeteciyi adıyla ve sanıyla yazıyor, “bekliyorum” demeyi de ihmal etmiyor. Ordunun da savcının da başkaları tarafından savunulmaya ihtiyacı yok. Hele hele hukukun temel taşı olan savcılarımızın “ağabey nasihatlerine” hiç mi hiç ihtiyaçları yok. Lütfen ordumuzu da savcılarımızı da rahat bırakın artık...
Bu günlerde “medyada etik” diye başlayan bir tümce kurmaya başlasak, herkes karnını tuta tuta kahkahalara boğulur. “Medyada tetik” sanırım daha yerli yerinde bir başlangıç olur.
Millet birbirini ihbar etme, yargılama, aşağılama yarışında. Neredeyse birbirlerini boğazlayacaklar.
Televizyonlardaki açık oturumlarda tarafların beti benzi atmış, aşağılama diz boyu.
Hele çalıştığı gazetede hanım arkadaşlarını küfre boğup, dövmeye kalkan birinin laiklik ve demokrasi dersi vermeye kalkışması yok mu? Beni alıyor bir gülmek.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, gidişatın vahametini görüp, “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”nin önemli maddelerini anımsatma gereği duydu.
“-Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, gazeteci, kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır.”
Yani, “operasyon fos çıktı”, “savcım ‘düşünen adam’ olmalı” benzeri ahkâmlardan vazgeçmeli.
“Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalar konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.”
Yani, beğenmediğiniz birileri “ille de demokrasi” dediği için siz demokrasiyi görmezden gelemezsiniz.
Cumhuriyet Gazetesi’nin önemli yazarı Oral Çalışlar, demokrasiye vurgu yaptığı “Ne olacak bu solun hali” başlıklı yazısında,(29.3.2008) şöyle diyor:
“…Solu demokrasiden kopan, halka güvensizlik içine giren bir ülkede, siyasetin bir ayağı topal hale gelir. Topal hale gelince de demokrasi kökleşemez, olgunlaşamaz. Solun mutlaka demokratikleşme anlayışını benimsemesi ve halka yeniden güven kazanması gerekiyor. Şimdi bu önemli dönemeçten geçerken, biz solcular belki de en ciddi özeleştiriyi yapmamız gereken noktaya gelmiş bulunuyoruz. Önce şu noktada anlaşalım: Ülkemizdeki sol hareketin halkla ilişki kurmada, halkın eğilimlerini okumada ciddi eksikler içinde bulunduğu ve halka güvenini büyük ölçüde kaybettiği saptanmalıdır.”
Medyamızda “köşe yazarı” olarak geçinen birçok kişinin de artık aklını başına toplaması gerekiyor.
Beğenmediği fikirleri nedeniyle gazeteci arkadaşını aşağılayan, itekleyen, hor gören ve “tetikçi” diye ilan etmekten kaçınmayanların da ya bu kötü huylarını ya da medyayı terk etmelerinin tam zamanıdır.
Bu günlerde “medyada etik” diye başlayan bir tümce kurmaya başlasak, herkes karnını tuta tuta kahkahalara boğulur. “Medyada tetik” sanırım daha yerli yerinde bir başlangıç olur.
Millet birbirini ihbar etme, yargılama, aşağılama yarışında. Neredeyse birbirlerini boğazlayacaklar.
Televizyonlardaki açık oturumlarda tarafların beti benzi atmış, aşağılama diz boyu.
Hele çalıştığı gazetede hanım arkadaşlarını küfre boğup, dövmeye kalkan birinin laiklik ve demokrasi dersi vermeye kalkışması yok mu? Beni alıyor bir gülmek.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, gidişatın vahametini görüp, “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”nin önemli maddelerini anımsatma gereği duydu.
“-Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, gazeteci, kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır.”
Yani, “operasyon fos çıktı”, “savcım ‘düşünen adam’ olmalı” benzeri ahkâmlardan vazgeçmeli.
“Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalar konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.”
Yani, beğenmediğiniz birileri “ille de demokrasi” dediği için siz demokrasiyi görmezden gelemezsiniz.
Cumhuriyet Gazetesi’nin önemli yazarı Oral Çalışlar, demokrasiye vurgu yaptığı “Ne olacak bu solun hali” başlıklı yazısında,(29.3.2008) şöyle diyor:
“…Solu demokrasiden kopan, halka güvensizlik içine giren bir ülkede, siyasetin bir ayağı topal hale gelir. Topal hale gelince de demokrasi kökleşemez, olgunlaşamaz. Solun mutlaka demokratikleşme anlayışını benimsemesi ve halka yeniden güven kazanması gerekiyor. Şimdi bu önemli dönemeçten geçerken, biz solcular belki de en ciddi özeleştiriyi yapmamız gereken noktaya gelmiş bulunuyoruz. Önce şu noktada anlaşalım: Ülkemizdeki sol hareketin halkla ilişki kurmada, halkın eğilimlerini okumada ciddi eksikler içinde bulunduğu ve halka güvenini büyük ölçüde kaybettiği saptanmalıdır.”
Medyamızda “köşe yazarı” olarak geçinen birçok kişinin de artık aklını başına toplaması gerekiyor.
Beğenmediği fikirleri nedeniyle gazeteci arkadaşını aşağılayan, itekleyen, hor gören ve “tetikçi” diye ilan etmekten kaçınmayanların da ya bu kötü huylarını ya da medyayı terk etmelerinin tam zamanıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)