16 Aralık 2008 Salı

“KIMIL ZARARLILARI”

Yıllarca “sıkmabaş yazıları” döktürenler, şimdilerde Deniz Baykal’ın sırtını sıvazlıyor. Tam da “tehlikenin farkını” idrak etmek üzereydik ki, ortalık güllük gülistanlık oluverdi. CHP’den milletvekili olabilmenin alt yapısını şimdiden imar etmeye başlayan bazı “yıllanmış yazarları” eminim sizler de “şıppadanak” çakıyorsunuz…
Deniz Baykal’ın “çarşaf açılımı”na olumlu, olumsuz yaklaşan herkes günlerdir içini döktü, döküyor.
“Mış” gibi hayatlara, maskeli suratlara tiryaki olmuşlara ne söylesek boş.
Ama aklıma takılan bir soru var:
Aynı fotoğrafı Başbakan verseydi, neler olurdu?
Siyah çarşaflı hanımlar Tayip Erdoğan’ın önünde kuyruğa girmiş, rozet takılmasını bekliyorlar.
Fotoğrafa gel.
Baykallı fotoğrafı görmeyenler ve okurlarının da görmesini istemeyenler, ne yapardı acep?
Gazeteciliğimizin en can alıcı noktalarından biri bu.
Mesafeyi koruyamayıp “mıç mıç” ilişkiler kadar, görmezden gelmek de mesleğin tehlikeli suları…
Yıllarca bırakın kara çarşafı, türbana sövgüler düzeceksin, sonra “Baykal açılım yapıyor” diye alkışlayacaksın.
Düşünüyorum, taşınıyorum, söyleyecek söz bulamıyorum.
Perihan Mağden, geçenlerde Taraf’a verdiği röportajda onları şöyle tanımlıyor:
“Su içseler yarıyor gibi, bilmem kaç yıldır bu işi yapıyorlar ve çalkantılar onlar için çok çok normal. Onların meselesi o. Aşırı makuller. Hep itidal öneriyorlar, uzlaşma, sessizlik, sakinlik. Bir hakikaten gerçek anlamda aldırış etmiyorlar, bir de zaten bu çalkantılara zaten o kadar alışmışlar ki. Çalkantı fahişesi olmuş gibiler. Hep verecek bir tavsiyeleri var.”
Son noktayı da şöyle koyuyor Mağden:
“Bir kere zeki de değiller, kültürlü de değiller, entelektüel de değiller, yazı yetenekleri de yok, tesadüfen doğru yerlere konuşlanmış kımıl zararlıları.” (7.12.2008, Taraf)
Cumhuriyet Mitingleri’nde öne çıkanlardan bazılarının milletvekili yazılacağı nasıl içime doğduysa, şimdi de yıllarca yazdıklarından çark edip, Baykal’ın sırtını sıvazlayan bazı yıllanmış yazarların CHP’den milletvekilliği rüyaları gördüğünü düşünüyorum.
Ölmez, sağ olursak, göreceğiz.
“Kımıl zararlıları”nın bir de Meclis’e doluşmaması için elimizden geleni yapmak da boynumuzun borcu olsun.

CUMHURİYET OKURUNUN O FOTOĞRAFLARI GÖRME HAKKI YOK MUYDU?

Türbanlı, örtülü ve hatta kara çarşaflara bürünmüş hanımları CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın önünde kuyruğa girmiş görünce, “hayırdır” dedim kendi kendime. Meğer, Baykal’ın deyimiyle, örtülü kadınlarımız zincirlerini kırıyormuş. Bütün kanalları izledim, gazetelerdeki fotoğraflara alıcı gözle baktım. En çok da Cumhuriyet'in haberine takıldım. Merak ettim. Cumhuriyet okurunun o “anlamlı tören”in fotoğrafını görme hakkı yok muydu?
Bu olay biz sıradan insanları aşıyor.
Ülkemizin en önemli siyaset bilimcileri, toplumbilimcileri, yakın tarihçileri, psikologları bir araya gelmeli, kafa kafaya vermeli ve “bu duruma” bir teşhis koymalı.
Sayın Baykal’ın, türban, Köşk boykotu yaklaşımlarını uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Peki ne oldu?
Ne değişti?
Üniversitelerde türban serbest oldu da biz mi duymadık.
AKP’nin tüm türbanlı, “kapalı” hanımları, bir gün “zincirlerini kırmaya” karar verip hep birlikte CHP’ye gelseler, Baykal ne yapar çok merak ediyorum.
Üniversite kapılarında boşuna beklemeyin, koşun CHP’ye gelin…
İzmir İl Başkanı Kemal Karataş, “Parti politikalarına ve söylemlerine ters düşenlere, ikinci cumhuriyetçilere yer yok. Gerçek Atatürkçü adaylar çıkaracağız.” demiş. (Cumhuriyet, 14.11.2008)
Buradan buyur.
Karataş’ın “gerçek Atatürkçüleri” hangi yöntemlerle saptayacağı doğrusu çok meraklandırıyor insanı.
Genel başkanının CHP rozeti taktığı çarşaflı hanım, “ben adayım” diye önüne dikilse, ne yapacak bu il başkanı?
Neresinden tutulsa insanın elinde kalıyor.
Sakın, her şey yaklaşan yerel seçimler için olmasın.
Eğer yanılıyorsak, Baykal’ın yarından tezi yok, Köşk boykotuna son vermesi, üniversite önlerinde bekleyen türbanlı kızlarımızın “zincirlerini kırması” için bir şeyler yapması lazım.
Bir de, İzmir İl Başkanı’nı “gerçek Atatürkçü” konusunda aydınlatması gerekiyor. CHP’de ikinci cumhuriyetçilere bile katlanamayan İl Başkanı’nın işi epeyce zor.
Eğer her şey göstermelik bir törense, elimizde o tek tümce kalıyor demektir:“Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu…”
Bir şey daha var.
Cumhuriyet okurunun o “anlamlı tören”in fotoğrafını görme hakkı yok muydu?
Gaziosmanpaşa’daki törenden dördüncü sayfaya sıkışmış Baykallı, Atatürklü bir fotoğraf ve altında da şu “habercik”:
“…CHP’nin Sultangazi Belediye Başkanlığı’na adaylığını açıklayan Ercan Karadayı’ya CHP rozeti takan Baykal, “Sultangazi’de önceki seçimlerde AKP’ye oy veren 8 bin kişi bugün CHP’ye katılıyor. CHP’ye katılanlar bir tuzağı kırıyor” diye konuştu…”(Cumhuriyet, 17.11.2008)
Başka da hiçbir şey olmamış.
Bu mudur?
Cumhuriyet’teki “ağabeylerden” “türbanlı, çarşaflı” toplantıyla ilgili ses seda yok. Neler yazacaklarını çok merak ediyorum doğrusu. Bir “takiyye” yazısının tam zamanı bence…

4 Kasım 2008 Salı

PARÇALAYIN CAN DÜNDAR’I

Can Dündar’ın yalnızca “Mustafa” filmi nedeniyle her gün bir parçasının koparıldığını sananlara şaşarım.

Herkesin “Atatürkçüyüm” diye kasım kasım kasıldığı bu ülkede bir tek Atatürk filmi yapamayışımızın, tembelliğimizin, bir adım öne çıkma cesareti gösterenlere fesatlığımızın, sayfalarca ahkam kesip, saatlerce boş konuşup hiçbir şey anlatmayışımızın, ürkekliğimizin, korkaklığımızın bir hıncı olmasın bu “parçalayış”…

Yıllar önce İzmir’de bir evin kömürlüğünde üç-dört bobin Atatürk filmi bulunmuştu. Cumhuriyet gazetesinde, bu güzel olayı günlerce haber yapmıştım. Hatta Çağdaş Gazeteciler Derneği bu haberlere ödül vermişti.

Sonra ne mi oldu?

Gerek filmi bulan, gerek biz ilgili her yere başvurduk. Asetat tabanlı filmler yanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yeni teknik yöntemlerle kopyalanması gerekiyordu.
Kimseciklerden ses çıkmadı. O filmler bulan insanlarda kaldı. Şimdi ne olduğu bilinmiyor.

İlgisizliğimizin boyutunu düşünebiliyor musunuz?

Güzel belgesellere, bilhassa “Sarı Zeybek”e imza atmış, yıllardır göz önünde bulunan gazeteci, bir adım daha öne çıkarak, Atatürk’ü biraz daha yaşamımıza sokmaya çabalamış.

Farz edelim ki çok kötü bir film. Farz edelim ki bir çok hatası var.

Peki bu kadar şiddet, bu kadar celallenme niye?

Sanki birileri hazır bekliyormuş gibi, hep birden bir parça koparmaya.

Efendim paragözmüş, efendim yatak odası sesiyle konuşuyormuş, efendim yıllarca herkesi kandırmış.

Biz de salağız ya hep kanmışız.

Ayıptır. Ayıptır. Ayıptır…

Kim cesur bir adım atarsa korkularımız açığa çıkıyor diye hiddetleniyoruz.

Kim çok iyi bir iş becerirse, beceriksizliğimizi yüzümüze vurmuş gibi celalleniyoruz.

Kurtuluş Savaşı’nı en iyi anlatan şairimizi Nazım Hikmet’imizi “vatan haini” yapmadık mı? “Bu
adamın yüzüne tükürün” manşetleri atmadık mı?

Orhan Pamuk, Nobel’i alır almaz “vatan haini” olmadı mı? Ülkesinden kaçmak zorunda kalmadı mı?

Şimdi soruyorum:

Bunca saldırıya uğrayan, aşağılayıcı tümcelere muhatap olan Can Dündar, bundan sonraki çalışmalarına nasıl bir ruh haliyle başlayabilir?

Hep söylerim: Yeteneksizlerin zamanı bu zaman. Rezil olması gerekenlerin asla rezil olmadığı bir zaman.

Kıskanıyoruz, fesatlanıyoruz. Tek çare, öne çıkanları paçalarından tutup, aşağılara kendi yanımıza çekmek.

Hadi, koşun, bir “av” daha çıktı.

Parçalayın Can Dündar’ı…

SAFRA…

Demek, bütün bedenimi titreten, yerlerde süründüren, giriştiğim her işe engel çıkaran, o içi safra dolu kesecikmiş. Bir gece vakti çekip çıkardılar içimden, çöpe attılar. Sabah bambaşka biri olarak uyandım dünyaya.

İçi “çamur” dolmuş, tüm iyilikseverliğini yitirmiş, artık yük olmaya başlamış “yaramaz”, bedende durduğu her gün felakete giden yolun taşlarını döşüyor. “Ah” dedim kendi kendime, bedenlerimizin dışındaki, ortalığı çöplüğe dönüştüren, pis kokularıyla her yere sızan safralardan da kurtulabilmek mümkün olabilse…

Acil serviste acıyla kıvranan insanların birbirlerine sevecenliği, yardım severliği önce şaşırtıyor. Acılar insanlaştırıyor, yakınlaştırıyor. Çaresizlik, insanlığımıza kavuşmamıza sanki doping etkisi yapıyor. Başka yerlerde hiç olmayacak nedenlerle birbirini gırtlaklayanlar, bir hastane odasında acılarla cebelleşirken, sanırım kendilerini sorguya çekme fırsatı da buluyorlar.

Yan yana sedyeler. Normal zamanın “aslanları”, kuzu kuzu sıralarını bekliyor. İğneyi yiyen, içeriye, “kesime” yollanıyor. Aniden ortalık kararıyor ve bilmediğiniz bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Aradan bir saniye geçmiş gibi gözünüzü açtığınızda, her şey bitmiş, bedeninizdeki işe yaramazdan kurtulmuş oluyorsunuz. Derin bir nefes alıyorsunuz. Bu artık başka bir hayattır…

Televizyonlarla, gazetelerle tekrar buluştuğunuzda, internetinize kavuştuğunuzda, kurtulduğunuzun yalnızca kendi bedeninizin safrası olduğunun ayırtına varıp ayılıyorsunuz.

Can Dündar yine başına dertler açmış.

Ne yapmış?

“Mustafa” belgeseli yapmış. Herkes bir yerlerini koparıyor Dündar’ın.

Küçük kıza sarkıntılıktan tutuklu yaşlı adam serbest kalmış.

Nasıl yani?

Taciz, küçük kızın ruh ve beden sağlığını bozacak kadar değilmiş…

Küçük çocuklara tecavüz eden “motosikletli sapık” yakalanmış; operada tenormuş.

Turkcell, Doğan medyasına zırnık ilan koklatmıyormuş. Medya dünyamız reklam alış verişlerinde işi şantaja kadar vardırıyormuş.

Serdar Turgut, çalışma arkadaşları hala maaş beklerken, krizden hiç etkilenmemiş.

Akşam grubundan atılanlar, internet de olmasa haberden sayılmayacaklarmış.

“Kovulduk Ey Halkım” diye sızlanan yazar, dolar milyarderi olmuş.

Dönek olmayan yazar, döneklerin kulaklarını çınlatmış. Ben de kulaklarım niye çınlıyor diye düşünüp duruyordum.

Velhasıl, her şey eski tas eski hamam sürüp gidiyormuş.

Kendi saframın yanı sıra tüm safralardan kurtulduğumuz vehmine kapılmam yalnızca narkozun aşırı etkisindenmiş.

Tamam, tamam yeteri kadar güldünüz

Ama şimdi “ayığım”…

Ne yani, hayatımızın her yanına sızmış safralardan, bir narkoz atımıyla kurtulabilsek fena mı olurdu?

20 Ekim 2008 Pazartesi

TARAF MI, BERTARAF MI?

Ne Taraf gazetesi’nin manşetleri ne Başbuğ’un “sert çıkışı”, ne o ne bu. Medyanın gündemi, “doğru yerde bulunup bulunmama” sorunudur. Bir yerleri hedef göstererek, birilerini linç ederek, idare-i maslahatçılığın “rehavetine” sığınmanın son demidir. Ya taraf olacaksınız ya bertaraf…

Sicil epeyce kötü.

Tan Matbaası’nın yakılışını anımsayın.

“Vatan haini” Nazım Hikmet’in “yüzüne tükürtme” manşetlerini anımsayın…

Kapatılan gazeteleri, susturulan, hedef gösterilen, süründürülen, öldürülen gazetecileri…

Ya son zamanlar?

Nokta dergisinin kapatılmasındaki suskunluk…

Andıç olayındaki “çaresizlik”…

Tarihimizde ilk kez Nobel alan Orhan Pamuk’un başına örülen çoraplar…

Şamar atanlar hep oluyordu da, medya şimdilerde sanki “şamar oğlanı”.

Gelen vuruyor, giden vuruyor.
Hain medya.
Yandaş medya.
Satılmış medya.
Dinci medya.

Ama şamarlarınn çoğu “içeriden”.

Liboş, satılmış, hain, dönek, yalak, borazancıbaşı, dümbelekçi, fırdöndü, ağız kokusunu giderme gargarası, sümüklü mendil yıkayıcısı, Brüksel lahanası ve saymakla bitmeyecek sıfatları biz bulup, biz yapıştırdık gazeteci arkadaşlarımıza…

Ağzımıza bile almaya korktuğumuz görüşleri yazanlardan korkularımızın hıncını çıkardık.

Başarılı, gerçek gazetecileri yetersizliğimizi açığa çıkardıkları için linç ettik.

Yazılanların gerçekliği üzerine kafa yorup, yeni öneriler fikirler ortaya koyacağımıza, yazana küfür bombardımanı daha kolayımıza geldi.

Bunların hepsini biz yaptık ve yapmayı da sürdürüyoruz.

Bakınız, bizleri “doğru yerde bulunmaya” çağırıyor yetkililer.

Medya nerede ve nasıl durmalı?

Çok kolay.

Mesafeli.

Hani “mıç mıç” ilişkilerden vazgeçmiştik?

Kamuoyu önünde “yemin billah “ ederek altına imzalar attığımız etik ilkeler nerede?

Medyanın birbirini iteklemeden aklını başına toplama zamanıdır.

Birbirlerine attığı şamarlardan, çamurlardan vazgeçme zamanıdır.

Gerçek gazeteciliğe taraf olma zamanıdır.

Gazeteciliğin en önemli etik kuralı olan “herkese belli ve eşit uzaklıkta olmayı” artık anımsama zamanıdır.

Ya hiç kimselerin hiddetinden, şiddetinden, kaş çatmalarından “tınmadan” gerçek gazeteciliğin tarafı olunacak, ya bertaraf.

Medyanın gündemindeki acil sorun budur.

AÇTIRMA KUTUYU, SÖYLETME KÖTÜYÜ…

Başkalarını ne kadar yerin dibine sokup kötülerse, en seçmece küfürlerden ne kadar köşesine yığarsa, ekranlarda en tafralı haliyle, parmağını gözümüze sokarcasına birilerini ne kadar aşağılarsa o kadar “temiz”, o kadar “iyi” görünebileceğini sananlar var. Bunları okudukça, izledikçe gülesim geliyor. “Ya sabır” çekip, “açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü” diyorum…
Hangi taşı kaldırsak altından ille de “bir gasteci”nin çıktığı zamanları yaşıyoruz. Bir kirlenmişlik, pörsümüşlük, tükenmişlik hali ki, sormayın gitsin. Ama olayın en trajik yanı, “yediği naneler” her yerleri tırmalamışken, cengaver kesilenler.
Etik dediniz mi, onlardan soruluyor.
Karşı tarafın patronu onların ellerinden ve dillerinden kurtulamıyor.
Bütün kirlilikler, pespayelikler nedense onlara göre hep karşı tarafta oluyor.
Karşı tarafı ne kadar çok kirletirlerse, o kadar “sütten çıkmış ak kaşık” görüntüsü vereceklerini sanıyorlar.
Bu “moda” giderek yayılıyor ve sayıları hızla artan “cengaverler” bizi salak yerine koyuyorlar.
Sabah’a gidip bir gün sonra cayan ve “kürkçü” dükkanına geri dönen ahkamcı, bastırdıkça bastırıyor. Yazdıkça yazıyor. Peki bugün Sabah’ta olsaydı ne yapacaktı? “Hal ve gidişine” bakınca hiç duraksamadan, “ tersini yapacaktı” notunu veriyorsunuz.
Bir diğeri, üzerine hiç vazife olmayan ahkama sıvanarak, “Aydın Doğan Grubu'nun CNN 'si ve öteki yayın grupları ‘İkinci Cumhuriyetçi’ döneklerin kuşatması altında. Emin Çölaşan kovuluyor, ‘Brüksel lahanası’ ise baş tacı ediliyor...” diyor, “Yalan mı ?” diye de soruyor.
Bir başka yazısında da, sözüm ona eleştirdiği gazeteciyle ilgili, “… döneklerin şahıdır! Aynanın önüne geçip, dilini çıkarıp bir baksa ne görecektir? Nasırlaşmış bir dil!”
Bu kadarına pes doğrusu.
Bakıyorsunuz, araştırıyorsunuz bu “zatı muhteremin” dönek dediklerinin büyük çoğunluğu eski çalışma arkadaşları. Hepsi dönek, bir tek o değil…
O köşeler sanki birilerini küfre boğmak, aşağılama meydanı.
Hepsi de yazdıklarının “gerçek”in en hası olduğunu savunuyor.
Sahi, nedir bu gerçek.
Rastlantıya bakın, oğlumun doktora tezinin de konusu gerçek.
O, fazla bilimsel takılıyor.
Bana göre en güzel tanımı, geçende 60.Emmy Ödül Töreni’nde yapıldı.
The Amazing Race ile en iyi reality show ödülünü kazananlar, sahneye doluştular. İçlerinden en yaşlı olanı teşekkür konuşmasının sonunda, izleyicilere işte bu soruyu sordu: “Gerçek nedir?”
Öyle ya, “reality show” yapan biri için en anlamlı soru.
Sonra yanıtını da kendi verdi:
“Karşınızdakini inandırmayı başardığınız şeydir gerçek.”
“Vay anasını” dedim kendi kendime.
Demek bizim “köşeciler” kasılmakta haklıymış.
Ama bir ince nokta vardı; “inandırmayı başardığınız”.
Onlar başardıklarını sansa da, bereket, biz ne denli başarısız olduklarını biliyoruz.
Yoksa kasıla kasıla, “açtırma kutuyu, söyletme kötüyü” diye hava atmaya kalkışır mıyız?

SENDİKA KİMİN SORUNU?

Basın meslek örgütlerinin ortaklaşa bildirisinde sendikalaşmayla ilgili bölümde takılıp kaldım. Bu konuda en çok sözü söyleyecekler çalışanlar olması gerekirken en sessizi onlar. Yarın sabah tüm çalışanlar üye olmak için sendikalarının önünde kuyruğa girseler buna kim engel olabilir ki? Ama, “korku dağları bekliyor” derseniz, ben de “nereye kadar” diye sorarım…
Başbakan’ın “gazete boykotu” çağrısına yanıt olan bildirinin son tümcesi şöyle:
“Bugün karşı karşıya olduğumuz engellerin aşılması ancak basın ve ifade özgürlüğünün önündeki yasakların kaldırılmasıyla mümkündür. Gazetecilerin gazeteci olarak çalıştırılması gerekir ve sendikalaşmaları sağlanmalıdır.”
Kim sağlayacak sendikalaşmayı?
Patronlar mı?
Hükümetler mi?
Patronlar istemiyor. Gelmiş geçmiş hükümetler görmezden geliyor.
Sorun hiç birinin değil ki, çalışanların.
Aradan neredeyse 15 yıl geçmiş. O zamanlar Sabah Grubu’nun patronu Dinç Bilgin’le yaptığım söyleşide lafı dönüp dolaştırıp sendikaya getirmiştim. Aynen şunları söylemişti:
“İşverenin tercihi elbette iş yerinde sendika olmasından yana olmaz. Ama o tercihidir. Yani o konuda yapabileceği pek bir şey olamaz. Sendika, işçilerin kurduğu bir kuruluş. Yani o benim dışımda bir şey” (Babıtelli, İzmir Kitaplığı, 1995, Sayfa, 109)
Doğru söze ne denir.
Sendika elbette ilk önce çalışanların sorunu.
Patronun bir işaretiyle, bir gecede sendikalarını boşaltanlara, korkularını sendika yöneticilerini kötüleyerek saklamaya çalışanlara kim ne yapsın?
Yıllarca izledim. Ne zaman söz sendikadan açılsa, “Yav sendika da…” diye başlayan tümcelerle karşılaştım. Oysa sendika demenin bir büro ve bir-kaç yönetici olmadığını çalışanlar bilmiyorlar mı?
Siz, o anlı şanlı köşe yazarlarımızdan büyük çoğunluğunun köşelerinde sendika sözcüğüne rastladınız mı hiç?
Devletin ajansında çalışanlar sendikalı da “patronların medyası” niye sendikasız?
Sabah grubu sendikalı olsaydı, üç-beş kişi Dinç Bilgin’in aklını çelip bankacılığa bulaştırabilir miydi?
Tüm medya sendikalı olsaydı medya ve iktidarlar arasında hala yaşanmakta olan “al gülüm ver gülüm” bu boyutlara gelebilir miydi?
Genel yayın müdürleri bu kadar “afralı-tafralı” olabilirler miydi; göğüslerini gere gere iş takipçiliği yaptıklarını söyleyebilirler miydi?
Geçen akşam, CNN TÜRK’te Tarafsız Bölge’ye konuk olan Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, her konuya değindi, sendikasızlık hariç.
Bakıyorum da herkesler “medyamız nasıl kurtulur” sorununu düşünüyormuş da bu “zor” soruya” bir türlü yanıt bulamayışı oynuyor.
Kolayı var:
Açsınlar arşivleri, onlarca kez bir araya gelişleri, alınan kararları ve altında imzaları bulunan o kararlara nasıl uymadıklarının “tarihçesine” bir göz atsınlar.
Onlardan birini ben anımsatayım:
Tarih, 31 Ocak 1994. Oktay Ekşi’nin başkanlığında gazetelerin, televizyonların, ajansların “en yetkilileri” oturup dokuz maddelik metin üzerinde anlaşıyor ve altına imzalarını atıp 1 Şubat 1994’te de birinci sayfalarından kamuoyuna açıklıyorlar.
Sizi sıkmayayım, yalnızca iki maddesini anımsatayım:
* Bir kamu müessesesi olan gazetecilik mesleğinin ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilmesi kesinlikle karşı olduğumuz ve olacağımız bir husustur.
* Son zamanlarda kamuoyunda eleştirilere yol açan ve giderek basın özgürlüğünü istemeyen çevrelere de fırsat verecek hale getiren basın içi gerginliğe son vermeyi, hem mesleğimize hem de kamuoyuna karşı bir borç saymaktayız.
Geçen 15 yılda yaşananlara, bugün süren kavgalara baktığımızda, bunun adı “bile bile lades” değil de nedir.
Son bir şey:
Medyaya köpüren yetkililer, bakanlar, başbakanlar, bir gün de, “Yav kardeşim, demokrasi deyip duruyorsunuz. Şu demokrasiyi önce iş yerlerinizde görelim. Sahi sizin çalışanlar niye sendikalı değil?” diye sorsunlar, yeminle, dişimi kıracağım…

17 Eylül 2008 Çarşamba

AYIP DİYE BİR ŞEY VAR…

Başbakanlara, bakanlara akıl vermekte şampiyonsunuz, patronlarınızı savunmak için harikalar yaratıyorsunuz. Küfürlerinize, aşağılamalarınıza artık Türkçe kelimeler yetersiz kalıyor, kimin atına binerseniz onun türküsünü çığırıyorsunuz. Ayıp diye bir şey var beyler. Evet “beyler” diyorum. Medyanın bu çürümüşlüğünde hanımların hiçbir “günahını” gösteremezsiniz. Yazıklar olsun size yav…

Şu son dönemde aslan kesilmişlerin gözlerine batan çöpten habersizi oynamalarına, zırvalarına katlanmak ne mümkün.

Bu babayiğitlerin, altlarındaki halı çekilirken, tek dayanakları olması gereken sendikaları kapı dışarı edilirken, arkadaşları sokağa atılırken bir tek yazı yazdıklarına şahit oldunuz mu?

Bunlar “yalnızca bir çalışan” olduklarını ancak atıldıkları zaman anımsıyorlar.

Haberler doğruysa köşelerinde aslan kesilenler, kendi aralarında patronu çekiştiriyormuş. İşte budur…

Düşmanımın düşmanı dostumdur.

Vur abalıya.

En doğru ve haklı manşeti bile attığınızda, burnunuza bir dosya dayanıyor.

Asıl tartışılması gereken haber de güme gidiyor.

Gazetecinin tüccarı olmaz.

Gazetecinin patronunun iş takipçiliğini yapmak diye bir görevi olamaz.

Gazetecinin beğenmediği görüşlerin sahibine küfretme, aşağılama hakkı olamaz.

Gazeteci, görmedim, duymadım, bilmiyorum ayaklarına yatamaz.

Gazeteci, küçücük çıkarlar uğruna beş takla atamaz.

Bu en sıradan ilkeleri bilmeyen mi var?

Eeee niye bu kokuşmuşluk?

Genel yayın müdürlerinden biri, iş takipçiliği yapmak ve sendikayı bitirmekle övünüyor. Diğeri, köşesi başka sayfalara kayan yazarının telefonuna bile çıkmıyor. Ki bu ilk olayı da değil. Bir başka yerde başbakanla ilgili küçücük bir eleştiri getiren yazar, köşesinden “buharlaşıveriyor”.

En alttakilerin korkmaktan başka yapabilecekleri hiçbir şey yok. Kolay değil işsiz kalmak.

Birbirimizi kandırmayalım.

Çifte standardın sıradan hale geldiği ülkemizde tüccar şapkasıyla, gazetecilik şapkasının ayrı yerlerde durması mümkün değil.

Ekonominin neredeyse her kulvarında boy gösteren medya patronlarıyla hükümetler arasındaki kayıkçı kavgası dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak…

Peki bu ülkede doğru dürüst gazetecilik yapılamayacak mı?

Kıyıda köşede kalmış, evine kapanmış, sesi soluğu kesilmiş isimleri alt alta yazın. Bir de ortalıkta esip gürleyenlere bakın.

Kararı siz verin.

16 Eylül 2008 Salı

HINCAL ULUÇ HAKSIZ MI?

Hıncal Uluç, gazetesinin yazı işlerini kıyasıya eleştiriyor. Medyamızda öyle sıklıkla rastlanan bir durum değil. Bunu neden yapıyor? Gazetesinin “yandaş medya” yaftasından sıyrılıp gerçek gazetecilik kulvarına yönelmesini amaçlıyor. Yerden göğe de haklı. Sabah’ın içinde “köşelerde sıkışıp kalmış” çok önemli gazeteciler var. Onlardan yararlanılması zamanıdır. Hem de acilen…

Çalık Grubu’nun Sabah ve ATV’yi almasından sonra, gazetenin birinci sayfasında gözle görülür değişim okurların gözünden kaçmıyordur.

En kolay yaklaşım, “Tamam Çalık Grubu geldi böyle oldu…”

O kadar basit değil.

Nitekim Hıncal Uluç, asıl konuya parmak basıyor. Genel Yayın Müdürü Ergun Babahan’ın adını vermiyor, ama “yazı işleri” diyerek başladığı eleştirilerinde önemli konulara dikkat çekiyor.

Medyamızda çaresiz bir hastalık var: Patrondan çok patroncu olmak.

Uluç, açık bir dille yazı işlerinin tarafsız bir gazete çıkaramadığını belirtirken, patronun da aynı görüşte olduğunu belirtiyor. Patron Ahmet Çalık, şunları söylemiş Hıncal Uluç’a:

“İktidar borazanı gazete dünyanın hiçbir yerinde satmaz. Yani, sadece mesleğin temel ilkeleri değil, ekonomik koşullar bile bizi tarafsız olmaya zorluyor"

Üstelik çalışanlarla birlikte yediği yemekte de bu sözlerini yinelemiş, patron.

Son görüşmelerinde Uluç’a söyledikleri ise çarpıcı:

"Gazeteye yönelik eleştirilerinin altına imza atarım… Ben herhangi bir baskı olmasın diye gazeteye bile çok az gelmeye özen gösteriyorum. Asla müdahale etmiyorum.."

Hıncal Uluç, yazısında diyor ki, “Ahmet Çalık gazeteye gelmeli. Yazarları ve Yazı İşleri'ni toplamalı ve bana özel, Sabah yemeğinde de genel anlattıklarını, bu dar ekibe bir daha, çok açık ve çok net söylemeli. Sabah'ın temel ilkeleri Çalık'ın ağzından, herkesin önünde açıklanmalı ve kulaklara küpe olmalı..” (13.9.2008-Sabah)

Bu yaklaşımın sorunun çözülmesine önemli bir katkısı olacağını sanmam.

Sabah patronu, medyamızda son günlerde yaşanan karmaşayı ve “hesaplaşmayı” da göz önüne alarak, gazetecilikte yeni, nefes alan, okuru aptal yerine koymayan bir kulvar açmayı gerçekten düşünüyorsa benim çok daha açık ve net önerilerim var.

Ergun Babahan bence yeteri kadar yoruldu, epey dinlenmeli.

Transfer falan yapmaya gerek yok. Gazetede “kıyıda köşede” kalmış o kadar çok isim var ki…
İşte iki örnek:

Gazetenin başına ülkemizde bu işi çok iyi yaptığını kanıtlamış, Doğan grubunda Mehmet Yakup Yılmaz’ın azizliğine uğramış Umur Talu getirilmeli.

Yavuz Baydar, yılların birikimini kullanabileceği daha aktif bir pozisyona çekilmeli.

Birinci sayfanın alışılagelmiş yazarlarına, demokrasiye gönül vermiş, okura saygılı, “al takke ver külah” ilişkilerine bulaşmamış güzel insanlarla takviye yapılmalı. Aklıma hemen geliveren isimler var, ama hadi onları da yeni genel yayın müdürü bulsun.

Yıllarca gazetecilik yapmış ve medyamız üzerine kafa yormuş, dikkatli bir okur olarak iddia ediyorum:

Çok değil üç gün içinde herkes değişimi fark edecek, patronun da sık sık gazeteye uğramasına, kulaklara küpe olacak laflar etmesine gerek kalmayacak…

9 Eylül 2008 Salı

Aslan Parçası Bunlar

Manşetler harika: "Biat etmeyiz". Ama Başbakan da tam tersini söylüyor. Sonra demokrasiden, basın özgürlüğünden dem vuruyor patron. "Yazarlarımız" da ateş püskürüyor. Hangi demokrasi, hangi özgürlük, hangi etik? Sendikayı bir gecede ben mi sıfırladım? Başbakanlarla, bakanlarla, belediye başkanlarıyla ben mi halvet oldum?Yılların yazarlarını ben mi sokağa attım?
Bakıyorum da aslan kesilivermişler.

Herkesler ayağa kalkmış.

Neden?

Basın özgürlüğüne darbe vuruluyormuş.

Demokrasi yok ediliyormuş.

Bir de söyleyenlere, yazanlara bakıyorum, gülüyorum.

O aslan kesilenler, işyerlerindeki en önemli örgütün gırtlağı sıkılırken neredeydiler acaba?

O aslan kesilenlerden sendikanın kapı dışarı edilmesiyle ilgili tek yazı görmedim. Gören varsa beri gelsin.


Arkadaşları sokağa atılırken, "görmedim, duymadım"ı oynayanların aslan parçasına dönüşmesi artık kanıksadığımız sıradanlıkta.

Diyorlar ki, iktidarlar gelip gider, ama biz buradayız.

Aslında "bizim", medyamızın içine düştüğü bataklığın bam teli burada gizli.

İktidarların biri gidip biri geliyorsa ve medya aynı medyaysa, "al takke ver külah" ara vermeden devam edebiliyorsa, bu sistemin en önemli parçası kim oluyor?

Medyamızın yakın tarihi, yüz kızartıcı, tiksindirici, kusturucu örneklerle tıka basa doluyken, patron yalakalığı ayyuka çıkmışken ortalıkta gezinen kabadayılar, uzaydan mı geldi acep?

En kolayı Aydın Doğan'a ya da patronlara vurmak.

Eğer biz istemeseydik, bize rağmen yaşanan onca kirliliğin çoğu yaşanamazdı.

Dikkatle izleyiniz.

O taraftan beri tarafa geçenler de beri taraftan o tarafa geçenler de patronlarını savunmak için harikalar yaratıyorlar.

Bunda bir acayiplik yok mu?

Gerçek gazeteci "mesafe"den ödün vermeyendir: Başbakan'a da, patrona da, zengine de, yoksula da mesafeyi korumadan gazetecilik yapamazsınız. Yaptığınızı sanırsınız.

Tersini yaptığınızda, attığınız "Biat etmeyiz" manşetleri hiçbir işe yaramaz.

Bu ülkede ne yazık ki her şey olunabiliyor, ama asla ve asla rezil olunamıyor.

Hadi, kaldığınız yerden devam, aslan parçaları…

EMRE KONGAR’A “MEDYA NOTU”…

Emre Kongar’ın “Medya Notu” yazılarını hiç kaçırmam. Eleştirdiği konuların çoğuna katılırım. Ancak çalışma arkadaşlarının bazılarına sanırım bu yazılar “ulaşamıyor”. Kongar’ın Cumhuriyet’in “ikinci adamı” olarak bu duruma bir çare bulması lazım.

İlhan Selçuk giderek iyileşiyor. Kendisini hasta yatağında üzmek istemem. Bu nedenle eleştirilerimi Kongar’a iletmeyi uygun buldum.

Cumhuriyet’e hiç yakışmayan öyle “köşe yazıları” var ki insanın içini acıtıyor. Yıllarca çalıştığım gazetenin yöneticilerine sürekli mektuplar yazdım. Emre Kongar’a da...

Geçenlerde Kongar’ın “öfkeli” bir yazısını okuyunca hem kendi kendime güldüm hem de böyle bir yazıya sıvanmayı göze aldım. Okurlarla da paylaşmanın iyi olacağını düşündüm.Kongar o yazısında aynen şöyle diyordu:

“Sevgili okurlarım, bu medya genel olarak, insanları "hasta ediyor" . Yaydıkları "dezenformasyon", resmen mide bulandırıyor. Bazı yazarlar ise resmen "hasta" , "ruh hastası" : Kin ve nefret kusuyor, yalan haberle besleniyorlar.” (17.4.2008, Cumhuriyet)

Doğru söze ne demeli? Kongar yerden göğe haklıydı. Medyamız gerçekleri alıp kendine göre tanzim ediyor ve bir gerçek onlarca “gerçeğe” dönüşüyordu. Hele hele küfür yazıları.Cumhuriyet’te çıkan bazı yazılar sanırım Kongar’ın gözünden kaçmıyordur.İsim belirtmeden hemen bir-iki örnek vermek istiyorum. (İşimiz kişilerle değil)

Bir “yazar” kendisine gelen bir okur mektubunda, çeşitli yazarlara takılan aşağılayıcı sıfatlardan etkilenmiş ve kendisi de bir liste yapmış. İsimlerden bir iki harf değiştirmiş sözüm ona. Ama hakaretlerin kimlere yapıldığı apaçık ortada. Üstelik hakaret edilen yazarların neredeyse yarısına yakını eski Cumhuriyet çalışanı. Liste Emre Kongar’ın dediği gibi “kin ve nefret” kusuyor:

“Ali Seyranoğlu: Borazancıbaşı. Ethem Mahçupoğlan: Dümbelekçi. Mehmet Çetiner: Şaşkın ördek. Cengiz Çavdar: Fırdöndü. Hasan Kemal: Para sayma makinesi. Şahin Altay: Otomatik döner kapı. Taha Akbol: Sosyologlar prensi. Engin Arkıç: Ağız kokusunu giderme gargarası. Abdurrahman Dilipeltek: Recm için taş imalatçısı. Kürşat Mumin: Yeni Cami'de müezzin. Alper Görmemiş: Hafiye muavini. Yasemin Conikar: Miss America güzeli. Ekrem Dumanaltı: Sümüklü mendil yıkayıcısı. Mustafa Karaabioğlu: Yıkama yağlama servisi işletmecisi. Hadi Uluentel: Brüksel lahanası.” (3.4.2008, Cumhuriyet, Sayfa:17)

Akşamları NTV’de “Yorum Farkı” programını paylaştığı gazeteci arkadaşının, Emre Kongar’a “Ben fırdöndü müyüm” diye sormasını bekledim hep. Sormadı.

Cumhuriyet web sitesinde arşive girip kötü bir sözcük yazdığınızda hemen önünüze aynı isimler geliyor. İşte iki “küçük” örnek:

“Hürriyet gazetesinin ‘Brüksel Lahanası’ Atatürk ve cumhuriyet devrimleri düşmanı yazarı Hadi’ye’ kısa bir yanıt: ‘Otur oturduğun yerde, cehaletin kara yüzünü öp ve kokla. Sana bu yakışır…(27.2.2008, Cumhuriyet, sayfa: 5)“Hepsi birer yağdanlık!.. Kısa adları ‘liboş’ tur. İsterseniz ‘Soros Çocukları’ diyebilirsiniz, sakıncası yok.” (6.2.2008, Cumhuriyet, sayfa:5)

Kişilerin fikirlerini beğenmeyebilirsiniz, hatta nefret bile edebiliriniz, ama okurla bu kişilerle ilgili küfürlerinizi değil, kendi karşıt düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Emre Kongar, yine bir yazısında soruyor: “Yabancı gazeteciler niçin taraflı?” (7.2.2008, Cumhuriyet, Sayfa:3)

Gerçekten yabacı gazetecilerin de bazı durumlarda bizim medyadan aşağı kalır tarafları yok. Taraftarlık ille de gözümüze sokar gibi de olmayabilir. En önemli haberi görmezden gelirsiniz, ya da Citizen Kane filminde gazete yöneticisinin dediği gibi, önemsiz haberi manşete koyarsınız önemli olur.

Cumhuriyet okurusunuz. Gazetenizi elinize adlınız. Etekte yani en altta sağda, “yarım sütun beş santimlik bir haber gördünüz. “Eh günün pek de önemli olmayan haberi” diye okumaya başladınız: “Gürsoy’a gözaltı.” (4.5.2008) Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Gençay Gürsoy, “TTB’nin Dergisi’nde çıkan bir yazısından dolayı 2004 yılında Basın Kanunu’na muhalefetten yargılanması ve ikamet ettiği İstanbul’da dört yıldır bulunamaması üzerine, Ankara Tabip Odası’nın Genel Kurulu’na katılmak için gittiği Ankara’da, sabaha karşı gözaltına alınıyor.

Üşenmedim, bütün gazeteleri tek tek taradım. Haberi en önemsiz bulan gazete Cumhuriyet olmuş. İnanmazsanız arşivlere girip siz de bakın.Milliyet’te aynı haber, manşetin solunda “İkinci İlhan Selçuk vakası” olarak fotoğraflı verilmiş. Hürriyet sol ortada fotoğraflı. Radikal, “Yine uykuda gözaltı” başlığıyla fotoğraflı ve geniş biçimde. Birgün manşetten, “TTB Başkanına manidar gözaltı”yı uygun görmüş. Evrensel de manşetten kullanmış.

Acaba sayın Gençay Gürsoy’un “önemli bir haber” olması için yaşı mı tutmadı?

Emre Kongar’ın “Medya Notu” yazıları güzel. Ama terzi önce kendi söküğünü dikebilmeli, değil mi?Küfür yazıları, Türkiye’nin siyah beyaz televizyonlu, iletişimin kısıtlı olduğu zamanlarında kaldı. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibiymiş gibi görünmeler o eski zamanlarda anlaşılamayabilirdi.Televizyonlar haber kaynıyor. Yüzlerce internet sitesi sıcağı sıcağına haber iletiyor. Aradığınız her türlü bilgi bir “tık” mesafede. İlgili okur ve seyirci, bir gün önce tüm ayrıntılarıyla izlediği haberlerin doğru dürüst yorumunu ya da perde arkasını arıyor bir gün sonra. Küfür yazılarının artık hiçbir kıymeti harbiyesi olmuyor.

Ama ne yazık ki kimileri inadım inat bu köhnemiş tavrı sürdürmekte kararlı.Hadi, aklımda kaldığı kadarıyla, çoğunluğun bildiği bir söylenceyle noktalayalım:

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyor. Onlara şöyle diyor: “İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında. Bu kurtlardan biri; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, açgözlülüğü, kibri, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor. Öteki ise; huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde de."Çocuklar dinliyor dinliyor, içlerinden biri, “Hangi kurt kazanacak?” diye, soruyor.

Yanıt kısa ve net:“İçinizde beslediğiniz.”

ETİK Mİ, TETİK Mİ?

Biri, savcıya ahkâm keserken orduyu savunuyormuş pozlarına giriyor. Diğeri, savcının bilgisine başvurması gereken gazeteciyi adıyla ve sanıyla yazıyor, “bekliyorum” demeyi de ihmal etmiyor. Ordunun da savcının da başkaları tarafından savunulmaya ihtiyacı yok. Hele hele hukukun temel taşı olan savcılarımızın “ağabey nasihatlerine” hiç mi hiç ihtiyaçları yok. Lütfen ordumuzu da savcılarımızı da rahat bırakın artık...

Bu günlerde “medyada etik” diye başlayan bir tümce kurmaya başlasak, herkes karnını tuta tuta kahkahalara boğulur. “Medyada tetik” sanırım daha yerli yerinde bir başlangıç olur.
Millet birbirini ihbar etme, yargılama, aşağılama yarışında. Neredeyse birbirlerini boğazlayacaklar.

Televizyonlardaki açık oturumlarda tarafların beti benzi atmış, aşağılama diz boyu.
Hele çalıştığı gazetede hanım arkadaşlarını küfre boğup, dövmeye kalkan birinin laiklik ve demokrasi dersi vermeye kalkışması yok mu? Beni alıyor bir gülmek.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, gidişatın vahametini görüp, “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”nin önemli maddelerini anımsatma gereği duydu.
“-Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, gazeteci, kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır.”

Yani, “operasyon fos çıktı”, “savcım ‘düşünen adam’ olmalı” benzeri ahkâmlardan vazgeçmeli.
“Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalar konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.”

Yani, beğenmediğiniz birileri “ille de demokrasi” dediği için siz demokrasiyi görmezden gelemezsiniz.

Cumhuriyet Gazetesi’nin önemli yazarı Oral Çalışlar, demokrasiye vurgu yaptığı “Ne olacak bu solun hali” başlıklı yazısında,(29.3.2008) şöyle diyor:

“…Solu demokrasiden kopan, halka güvensizlik içine giren bir ülkede, siyasetin bir ayağı topal hale gelir. Topal hale gelince de demokrasi kökleşemez, olgunlaşamaz. Solun mutlaka demokratikleşme anlayışını benimsemesi ve halka yeniden güven kazanması gerekiyor. Şimdi bu önemli dönemeçten geçerken, biz solcular belki de en ciddi özeleştiriyi yapmamız gereken noktaya gelmiş bulunuyoruz. Önce şu noktada anlaşalım: Ülkemizdeki sol hareketin halkla ilişki kurmada, halkın eğilimlerini okumada ciddi eksikler içinde bulunduğu ve halka güvenini büyük ölçüde kaybettiği saptanmalıdır.”

Medyamızda “köşe yazarı” olarak geçinen birçok kişinin de artık aklını başına toplaması gerekiyor.

Beğenmediği fikirleri nedeniyle gazeteci arkadaşını aşağılayan, itekleyen, hor gören ve “tetikçi” diye ilan etmekten kaçınmayanların da ya bu kötü huylarını ya da medyayı terk etmelerinin tam zamanıdır.