Ne Taraf gazetesi’nin manşetleri ne Başbuğ’un “sert çıkışı”, ne o ne bu. Medyanın gündemi, “doğru yerde bulunup bulunmama” sorunudur. Bir yerleri hedef göstererek, birilerini linç ederek, idare-i maslahatçılığın “rehavetine” sığınmanın son demidir. Ya taraf olacaksınız ya bertaraf…
Sicil epeyce kötü.
Tan Matbaası’nın yakılışını anımsayın.
“Vatan haini” Nazım Hikmet’in “yüzüne tükürtme” manşetlerini anımsayın…
Kapatılan gazeteleri, susturulan, hedef gösterilen, süründürülen, öldürülen gazetecileri…
Ya son zamanlar?
Nokta dergisinin kapatılmasındaki suskunluk…
Andıç olayındaki “çaresizlik”…
Tarihimizde ilk kez Nobel alan Orhan Pamuk’un başına örülen çoraplar…
Şamar atanlar hep oluyordu da, medya şimdilerde sanki “şamar oğlanı”.
Gelen vuruyor, giden vuruyor.
Hain medya.
Yandaş medya.
Satılmış medya.
Dinci medya.
Ama şamarlarınn çoğu “içeriden”.
Liboş, satılmış, hain, dönek, yalak, borazancıbaşı, dümbelekçi, fırdöndü, ağız kokusunu giderme gargarası, sümüklü mendil yıkayıcısı, Brüksel lahanası ve saymakla bitmeyecek sıfatları biz bulup, biz yapıştırdık gazeteci arkadaşlarımıza…
Ağzımıza bile almaya korktuğumuz görüşleri yazanlardan korkularımızın hıncını çıkardık.
Başarılı, gerçek gazetecileri yetersizliğimizi açığa çıkardıkları için linç ettik.
Yazılanların gerçekliği üzerine kafa yorup, yeni öneriler fikirler ortaya koyacağımıza, yazana küfür bombardımanı daha kolayımıza geldi.
Bunların hepsini biz yaptık ve yapmayı da sürdürüyoruz.
Bakınız, bizleri “doğru yerde bulunmaya” çağırıyor yetkililer.
Medya nerede ve nasıl durmalı?
Çok kolay.
Mesafeli.
Hani “mıç mıç” ilişkilerden vazgeçmiştik?
Kamuoyu önünde “yemin billah “ ederek altına imzalar attığımız etik ilkeler nerede?
Medyanın birbirini iteklemeden aklını başına toplama zamanıdır.
Birbirlerine attığı şamarlardan, çamurlardan vazgeçme zamanıdır.
Gerçek gazeteciliğe taraf olma zamanıdır.
Gazeteciliğin en önemli etik kuralı olan “herkese belli ve eşit uzaklıkta olmayı” artık anımsama zamanıdır.
Ya hiç kimselerin hiddetinden, şiddetinden, kaş çatmalarından “tınmadan” gerçek gazeteciliğin tarafı olunacak, ya bertaraf.
Medyanın gündemindeki acil sorun budur.
20 Ekim 2008 Pazartesi
AÇTIRMA KUTUYU, SÖYLETME KÖTÜYÜ…
Başkalarını ne kadar yerin dibine sokup kötülerse, en seçmece küfürlerden ne kadar köşesine yığarsa, ekranlarda en tafralı haliyle, parmağını gözümüze sokarcasına birilerini ne kadar aşağılarsa o kadar “temiz”, o kadar “iyi” görünebileceğini sananlar var. Bunları okudukça, izledikçe gülesim geliyor. “Ya sabır” çekip, “açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü” diyorum…
Hangi taşı kaldırsak altından ille de “bir gasteci”nin çıktığı zamanları yaşıyoruz. Bir kirlenmişlik, pörsümüşlük, tükenmişlik hali ki, sormayın gitsin. Ama olayın en trajik yanı, “yediği naneler” her yerleri tırmalamışken, cengaver kesilenler.
Etik dediniz mi, onlardan soruluyor.
Karşı tarafın patronu onların ellerinden ve dillerinden kurtulamıyor.
Bütün kirlilikler, pespayelikler nedense onlara göre hep karşı tarafta oluyor.
Karşı tarafı ne kadar çok kirletirlerse, o kadar “sütten çıkmış ak kaşık” görüntüsü vereceklerini sanıyorlar.
Bu “moda” giderek yayılıyor ve sayıları hızla artan “cengaverler” bizi salak yerine koyuyorlar.
Sabah’a gidip bir gün sonra cayan ve “kürkçü” dükkanına geri dönen ahkamcı, bastırdıkça bastırıyor. Yazdıkça yazıyor. Peki bugün Sabah’ta olsaydı ne yapacaktı? “Hal ve gidişine” bakınca hiç duraksamadan, “ tersini yapacaktı” notunu veriyorsunuz.
Bir diğeri, üzerine hiç vazife olmayan ahkama sıvanarak, “Aydın Doğan Grubu'nun CNN 'si ve öteki yayın grupları ‘İkinci Cumhuriyetçi’ döneklerin kuşatması altında. Emin Çölaşan kovuluyor, ‘Brüksel lahanası’ ise baş tacı ediliyor...” diyor, “Yalan mı ?” diye de soruyor.
Bir başka yazısında da, sözüm ona eleştirdiği gazeteciyle ilgili, “… döneklerin şahıdır! Aynanın önüne geçip, dilini çıkarıp bir baksa ne görecektir? Nasırlaşmış bir dil!”
Bu kadarına pes doğrusu.
Bakıyorsunuz, araştırıyorsunuz bu “zatı muhteremin” dönek dediklerinin büyük çoğunluğu eski çalışma arkadaşları. Hepsi dönek, bir tek o değil…
O köşeler sanki birilerini küfre boğmak, aşağılama meydanı.
Hepsi de yazdıklarının “gerçek”in en hası olduğunu savunuyor.
Sahi, nedir bu gerçek.
Rastlantıya bakın, oğlumun doktora tezinin de konusu gerçek.
O, fazla bilimsel takılıyor.
Bana göre en güzel tanımı, geçende 60.Emmy Ödül Töreni’nde yapıldı.
The Amazing Race ile en iyi reality show ödülünü kazananlar, sahneye doluştular. İçlerinden en yaşlı olanı teşekkür konuşmasının sonunda, izleyicilere işte bu soruyu sordu: “Gerçek nedir?”
Öyle ya, “reality show” yapan biri için en anlamlı soru.
Sonra yanıtını da kendi verdi:
“Karşınızdakini inandırmayı başardığınız şeydir gerçek.”
“Vay anasını” dedim kendi kendime.
Demek bizim “köşeciler” kasılmakta haklıymış.
Ama bir ince nokta vardı; “inandırmayı başardığınız”.
Onlar başardıklarını sansa da, bereket, biz ne denli başarısız olduklarını biliyoruz.
Yoksa kasıla kasıla, “açtırma kutuyu, söyletme kötüyü” diye hava atmaya kalkışır mıyız?
Hangi taşı kaldırsak altından ille de “bir gasteci”nin çıktığı zamanları yaşıyoruz. Bir kirlenmişlik, pörsümüşlük, tükenmişlik hali ki, sormayın gitsin. Ama olayın en trajik yanı, “yediği naneler” her yerleri tırmalamışken, cengaver kesilenler.
Etik dediniz mi, onlardan soruluyor.
Karşı tarafın patronu onların ellerinden ve dillerinden kurtulamıyor.
Bütün kirlilikler, pespayelikler nedense onlara göre hep karşı tarafta oluyor.
Karşı tarafı ne kadar çok kirletirlerse, o kadar “sütten çıkmış ak kaşık” görüntüsü vereceklerini sanıyorlar.
Bu “moda” giderek yayılıyor ve sayıları hızla artan “cengaverler” bizi salak yerine koyuyorlar.
Sabah’a gidip bir gün sonra cayan ve “kürkçü” dükkanına geri dönen ahkamcı, bastırdıkça bastırıyor. Yazdıkça yazıyor. Peki bugün Sabah’ta olsaydı ne yapacaktı? “Hal ve gidişine” bakınca hiç duraksamadan, “ tersini yapacaktı” notunu veriyorsunuz.
Bir diğeri, üzerine hiç vazife olmayan ahkama sıvanarak, “Aydın Doğan Grubu'nun CNN 'si ve öteki yayın grupları ‘İkinci Cumhuriyetçi’ döneklerin kuşatması altında. Emin Çölaşan kovuluyor, ‘Brüksel lahanası’ ise baş tacı ediliyor...” diyor, “Yalan mı ?” diye de soruyor.
Bir başka yazısında da, sözüm ona eleştirdiği gazeteciyle ilgili, “… döneklerin şahıdır! Aynanın önüne geçip, dilini çıkarıp bir baksa ne görecektir? Nasırlaşmış bir dil!”
Bu kadarına pes doğrusu.
Bakıyorsunuz, araştırıyorsunuz bu “zatı muhteremin” dönek dediklerinin büyük çoğunluğu eski çalışma arkadaşları. Hepsi dönek, bir tek o değil…
O köşeler sanki birilerini küfre boğmak, aşağılama meydanı.
Hepsi de yazdıklarının “gerçek”in en hası olduğunu savunuyor.
Sahi, nedir bu gerçek.
Rastlantıya bakın, oğlumun doktora tezinin de konusu gerçek.
O, fazla bilimsel takılıyor.
Bana göre en güzel tanımı, geçende 60.Emmy Ödül Töreni’nde yapıldı.
The Amazing Race ile en iyi reality show ödülünü kazananlar, sahneye doluştular. İçlerinden en yaşlı olanı teşekkür konuşmasının sonunda, izleyicilere işte bu soruyu sordu: “Gerçek nedir?”
Öyle ya, “reality show” yapan biri için en anlamlı soru.
Sonra yanıtını da kendi verdi:
“Karşınızdakini inandırmayı başardığınız şeydir gerçek.”
“Vay anasını” dedim kendi kendime.
Demek bizim “köşeciler” kasılmakta haklıymış.
Ama bir ince nokta vardı; “inandırmayı başardığınız”.
Onlar başardıklarını sansa da, bereket, biz ne denli başarısız olduklarını biliyoruz.
Yoksa kasıla kasıla, “açtırma kutuyu, söyletme kötüyü” diye hava atmaya kalkışır mıyız?
SENDİKA KİMİN SORUNU?
Basın meslek örgütlerinin ortaklaşa bildirisinde sendikalaşmayla ilgili bölümde takılıp kaldım. Bu konuda en çok sözü söyleyecekler çalışanlar olması gerekirken en sessizi onlar. Yarın sabah tüm çalışanlar üye olmak için sendikalarının önünde kuyruğa girseler buna kim engel olabilir ki? Ama, “korku dağları bekliyor” derseniz, ben de “nereye kadar” diye sorarım…
Başbakan’ın “gazete boykotu” çağrısına yanıt olan bildirinin son tümcesi şöyle:
“Bugün karşı karşıya olduğumuz engellerin aşılması ancak basın ve ifade özgürlüğünün önündeki yasakların kaldırılmasıyla mümkündür. Gazetecilerin gazeteci olarak çalıştırılması gerekir ve sendikalaşmaları sağlanmalıdır.”
Kim sağlayacak sendikalaşmayı?
Patronlar mı?
Hükümetler mi?
Patronlar istemiyor. Gelmiş geçmiş hükümetler görmezden geliyor.
Sorun hiç birinin değil ki, çalışanların.
Aradan neredeyse 15 yıl geçmiş. O zamanlar Sabah Grubu’nun patronu Dinç Bilgin’le yaptığım söyleşide lafı dönüp dolaştırıp sendikaya getirmiştim. Aynen şunları söylemişti:
“İşverenin tercihi elbette iş yerinde sendika olmasından yana olmaz. Ama o tercihidir. Yani o konuda yapabileceği pek bir şey olamaz. Sendika, işçilerin kurduğu bir kuruluş. Yani o benim dışımda bir şey” (Babıtelli, İzmir Kitaplığı, 1995, Sayfa, 109)
Doğru söze ne denir.
Sendika elbette ilk önce çalışanların sorunu.
Patronun bir işaretiyle, bir gecede sendikalarını boşaltanlara, korkularını sendika yöneticilerini kötüleyerek saklamaya çalışanlara kim ne yapsın?
Yıllarca izledim. Ne zaman söz sendikadan açılsa, “Yav sendika da…” diye başlayan tümcelerle karşılaştım. Oysa sendika demenin bir büro ve bir-kaç yönetici olmadığını çalışanlar bilmiyorlar mı?
Siz, o anlı şanlı köşe yazarlarımızdan büyük çoğunluğunun köşelerinde sendika sözcüğüne rastladınız mı hiç?
Devletin ajansında çalışanlar sendikalı da “patronların medyası” niye sendikasız?
Sabah grubu sendikalı olsaydı, üç-beş kişi Dinç Bilgin’in aklını çelip bankacılığa bulaştırabilir miydi?
Tüm medya sendikalı olsaydı medya ve iktidarlar arasında hala yaşanmakta olan “al gülüm ver gülüm” bu boyutlara gelebilir miydi?
Genel yayın müdürleri bu kadar “afralı-tafralı” olabilirler miydi; göğüslerini gere gere iş takipçiliği yaptıklarını söyleyebilirler miydi?
Geçen akşam, CNN TÜRK’te Tarafsız Bölge’ye konuk olan Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, her konuya değindi, sendikasızlık hariç.
Bakıyorum da herkesler “medyamız nasıl kurtulur” sorununu düşünüyormuş da bu “zor” soruya” bir türlü yanıt bulamayışı oynuyor.
Kolayı var:
Açsınlar arşivleri, onlarca kez bir araya gelişleri, alınan kararları ve altında imzaları bulunan o kararlara nasıl uymadıklarının “tarihçesine” bir göz atsınlar.
Onlardan birini ben anımsatayım:
Tarih, 31 Ocak 1994. Oktay Ekşi’nin başkanlığında gazetelerin, televizyonların, ajansların “en yetkilileri” oturup dokuz maddelik metin üzerinde anlaşıyor ve altına imzalarını atıp 1 Şubat 1994’te de birinci sayfalarından kamuoyuna açıklıyorlar.
Sizi sıkmayayım, yalnızca iki maddesini anımsatayım:
* Bir kamu müessesesi olan gazetecilik mesleğinin ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilmesi kesinlikle karşı olduğumuz ve olacağımız bir husustur.
* Son zamanlarda kamuoyunda eleştirilere yol açan ve giderek basın özgürlüğünü istemeyen çevrelere de fırsat verecek hale getiren basın içi gerginliğe son vermeyi, hem mesleğimize hem de kamuoyuna karşı bir borç saymaktayız.
Geçen 15 yılda yaşananlara, bugün süren kavgalara baktığımızda, bunun adı “bile bile lades” değil de nedir.
Son bir şey:
Medyaya köpüren yetkililer, bakanlar, başbakanlar, bir gün de, “Yav kardeşim, demokrasi deyip duruyorsunuz. Şu demokrasiyi önce iş yerlerinizde görelim. Sahi sizin çalışanlar niye sendikalı değil?” diye sorsunlar, yeminle, dişimi kıracağım…
Başbakan’ın “gazete boykotu” çağrısına yanıt olan bildirinin son tümcesi şöyle:
“Bugün karşı karşıya olduğumuz engellerin aşılması ancak basın ve ifade özgürlüğünün önündeki yasakların kaldırılmasıyla mümkündür. Gazetecilerin gazeteci olarak çalıştırılması gerekir ve sendikalaşmaları sağlanmalıdır.”
Kim sağlayacak sendikalaşmayı?
Patronlar mı?
Hükümetler mi?
Patronlar istemiyor. Gelmiş geçmiş hükümetler görmezden geliyor.
Sorun hiç birinin değil ki, çalışanların.
Aradan neredeyse 15 yıl geçmiş. O zamanlar Sabah Grubu’nun patronu Dinç Bilgin’le yaptığım söyleşide lafı dönüp dolaştırıp sendikaya getirmiştim. Aynen şunları söylemişti:
“İşverenin tercihi elbette iş yerinde sendika olmasından yana olmaz. Ama o tercihidir. Yani o konuda yapabileceği pek bir şey olamaz. Sendika, işçilerin kurduğu bir kuruluş. Yani o benim dışımda bir şey” (Babıtelli, İzmir Kitaplığı, 1995, Sayfa, 109)
Doğru söze ne denir.
Sendika elbette ilk önce çalışanların sorunu.
Patronun bir işaretiyle, bir gecede sendikalarını boşaltanlara, korkularını sendika yöneticilerini kötüleyerek saklamaya çalışanlara kim ne yapsın?
Yıllarca izledim. Ne zaman söz sendikadan açılsa, “Yav sendika da…” diye başlayan tümcelerle karşılaştım. Oysa sendika demenin bir büro ve bir-kaç yönetici olmadığını çalışanlar bilmiyorlar mı?
Siz, o anlı şanlı köşe yazarlarımızdan büyük çoğunluğunun köşelerinde sendika sözcüğüne rastladınız mı hiç?
Devletin ajansında çalışanlar sendikalı da “patronların medyası” niye sendikasız?
Sabah grubu sendikalı olsaydı, üç-beş kişi Dinç Bilgin’in aklını çelip bankacılığa bulaştırabilir miydi?
Tüm medya sendikalı olsaydı medya ve iktidarlar arasında hala yaşanmakta olan “al gülüm ver gülüm” bu boyutlara gelebilir miydi?
Genel yayın müdürleri bu kadar “afralı-tafralı” olabilirler miydi; göğüslerini gere gere iş takipçiliği yaptıklarını söyleyebilirler miydi?
Geçen akşam, CNN TÜRK’te Tarafsız Bölge’ye konuk olan Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, her konuya değindi, sendikasızlık hariç.
Bakıyorum da herkesler “medyamız nasıl kurtulur” sorununu düşünüyormuş da bu “zor” soruya” bir türlü yanıt bulamayışı oynuyor.
Kolayı var:
Açsınlar arşivleri, onlarca kez bir araya gelişleri, alınan kararları ve altında imzaları bulunan o kararlara nasıl uymadıklarının “tarihçesine” bir göz atsınlar.
Onlardan birini ben anımsatayım:
Tarih, 31 Ocak 1994. Oktay Ekşi’nin başkanlığında gazetelerin, televizyonların, ajansların “en yetkilileri” oturup dokuz maddelik metin üzerinde anlaşıyor ve altına imzalarını atıp 1 Şubat 1994’te de birinci sayfalarından kamuoyuna açıklıyorlar.
Sizi sıkmayayım, yalnızca iki maddesini anımsatayım:
* Bir kamu müessesesi olan gazetecilik mesleğinin ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilmesi kesinlikle karşı olduğumuz ve olacağımız bir husustur.
* Son zamanlarda kamuoyunda eleştirilere yol açan ve giderek basın özgürlüğünü istemeyen çevrelere de fırsat verecek hale getiren basın içi gerginliğe son vermeyi, hem mesleğimize hem de kamuoyuna karşı bir borç saymaktayız.
Geçen 15 yılda yaşananlara, bugün süren kavgalara baktığımızda, bunun adı “bile bile lades” değil de nedir.
Son bir şey:
Medyaya köpüren yetkililer, bakanlar, başbakanlar, bir gün de, “Yav kardeşim, demokrasi deyip duruyorsunuz. Şu demokrasiyi önce iş yerlerinizde görelim. Sahi sizin çalışanlar niye sendikalı değil?” diye sorsunlar, yeminle, dişimi kıracağım…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)