4 Kasım 2008 Salı

PARÇALAYIN CAN DÜNDAR’I

Can Dündar’ın yalnızca “Mustafa” filmi nedeniyle her gün bir parçasının koparıldığını sananlara şaşarım.

Herkesin “Atatürkçüyüm” diye kasım kasım kasıldığı bu ülkede bir tek Atatürk filmi yapamayışımızın, tembelliğimizin, bir adım öne çıkma cesareti gösterenlere fesatlığımızın, sayfalarca ahkam kesip, saatlerce boş konuşup hiçbir şey anlatmayışımızın, ürkekliğimizin, korkaklığımızın bir hıncı olmasın bu “parçalayış”…

Yıllar önce İzmir’de bir evin kömürlüğünde üç-dört bobin Atatürk filmi bulunmuştu. Cumhuriyet gazetesinde, bu güzel olayı günlerce haber yapmıştım. Hatta Çağdaş Gazeteciler Derneği bu haberlere ödül vermişti.

Sonra ne mi oldu?

Gerek filmi bulan, gerek biz ilgili her yere başvurduk. Asetat tabanlı filmler yanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yeni teknik yöntemlerle kopyalanması gerekiyordu.
Kimseciklerden ses çıkmadı. O filmler bulan insanlarda kaldı. Şimdi ne olduğu bilinmiyor.

İlgisizliğimizin boyutunu düşünebiliyor musunuz?

Güzel belgesellere, bilhassa “Sarı Zeybek”e imza atmış, yıllardır göz önünde bulunan gazeteci, bir adım daha öne çıkarak, Atatürk’ü biraz daha yaşamımıza sokmaya çabalamış.

Farz edelim ki çok kötü bir film. Farz edelim ki bir çok hatası var.

Peki bu kadar şiddet, bu kadar celallenme niye?

Sanki birileri hazır bekliyormuş gibi, hep birden bir parça koparmaya.

Efendim paragözmüş, efendim yatak odası sesiyle konuşuyormuş, efendim yıllarca herkesi kandırmış.

Biz de salağız ya hep kanmışız.

Ayıptır. Ayıptır. Ayıptır…

Kim cesur bir adım atarsa korkularımız açığa çıkıyor diye hiddetleniyoruz.

Kim çok iyi bir iş becerirse, beceriksizliğimizi yüzümüze vurmuş gibi celalleniyoruz.

Kurtuluş Savaşı’nı en iyi anlatan şairimizi Nazım Hikmet’imizi “vatan haini” yapmadık mı? “Bu
adamın yüzüne tükürün” manşetleri atmadık mı?

Orhan Pamuk, Nobel’i alır almaz “vatan haini” olmadı mı? Ülkesinden kaçmak zorunda kalmadı mı?

Şimdi soruyorum:

Bunca saldırıya uğrayan, aşağılayıcı tümcelere muhatap olan Can Dündar, bundan sonraki çalışmalarına nasıl bir ruh haliyle başlayabilir?

Hep söylerim: Yeteneksizlerin zamanı bu zaman. Rezil olması gerekenlerin asla rezil olmadığı bir zaman.

Kıskanıyoruz, fesatlanıyoruz. Tek çare, öne çıkanları paçalarından tutup, aşağılara kendi yanımıza çekmek.

Hadi, koşun, bir “av” daha çıktı.

Parçalayın Can Dündar’ı…

SAFRA…

Demek, bütün bedenimi titreten, yerlerde süründüren, giriştiğim her işe engel çıkaran, o içi safra dolu kesecikmiş. Bir gece vakti çekip çıkardılar içimden, çöpe attılar. Sabah bambaşka biri olarak uyandım dünyaya.

İçi “çamur” dolmuş, tüm iyilikseverliğini yitirmiş, artık yük olmaya başlamış “yaramaz”, bedende durduğu her gün felakete giden yolun taşlarını döşüyor. “Ah” dedim kendi kendime, bedenlerimizin dışındaki, ortalığı çöplüğe dönüştüren, pis kokularıyla her yere sızan safralardan da kurtulabilmek mümkün olabilse…

Acil serviste acıyla kıvranan insanların birbirlerine sevecenliği, yardım severliği önce şaşırtıyor. Acılar insanlaştırıyor, yakınlaştırıyor. Çaresizlik, insanlığımıza kavuşmamıza sanki doping etkisi yapıyor. Başka yerlerde hiç olmayacak nedenlerle birbirini gırtlaklayanlar, bir hastane odasında acılarla cebelleşirken, sanırım kendilerini sorguya çekme fırsatı da buluyorlar.

Yan yana sedyeler. Normal zamanın “aslanları”, kuzu kuzu sıralarını bekliyor. İğneyi yiyen, içeriye, “kesime” yollanıyor. Aniden ortalık kararıyor ve bilmediğiniz bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Aradan bir saniye geçmiş gibi gözünüzü açtığınızda, her şey bitmiş, bedeninizdeki işe yaramazdan kurtulmuş oluyorsunuz. Derin bir nefes alıyorsunuz. Bu artık başka bir hayattır…

Televizyonlarla, gazetelerle tekrar buluştuğunuzda, internetinize kavuştuğunuzda, kurtulduğunuzun yalnızca kendi bedeninizin safrası olduğunun ayırtına varıp ayılıyorsunuz.

Can Dündar yine başına dertler açmış.

Ne yapmış?

“Mustafa” belgeseli yapmış. Herkes bir yerlerini koparıyor Dündar’ın.

Küçük kıza sarkıntılıktan tutuklu yaşlı adam serbest kalmış.

Nasıl yani?

Taciz, küçük kızın ruh ve beden sağlığını bozacak kadar değilmiş…

Küçük çocuklara tecavüz eden “motosikletli sapık” yakalanmış; operada tenormuş.

Turkcell, Doğan medyasına zırnık ilan koklatmıyormuş. Medya dünyamız reklam alış verişlerinde işi şantaja kadar vardırıyormuş.

Serdar Turgut, çalışma arkadaşları hala maaş beklerken, krizden hiç etkilenmemiş.

Akşam grubundan atılanlar, internet de olmasa haberden sayılmayacaklarmış.

“Kovulduk Ey Halkım” diye sızlanan yazar, dolar milyarderi olmuş.

Dönek olmayan yazar, döneklerin kulaklarını çınlatmış. Ben de kulaklarım niye çınlıyor diye düşünüp duruyordum.

Velhasıl, her şey eski tas eski hamam sürüp gidiyormuş.

Kendi saframın yanı sıra tüm safralardan kurtulduğumuz vehmine kapılmam yalnızca narkozun aşırı etkisindenmiş.

Tamam, tamam yeteri kadar güldünüz

Ama şimdi “ayığım”…

Ne yani, hayatımızın her yanına sızmış safralardan, bir narkoz atımıyla kurtulabilsek fena mı olurdu?