29 Kasım 2009 Pazar

'HIYAR GİBİ…'

“Düştüm işte ben hıyar gibi” demiş. Önce “düştüm”e takıldım. Sonra “hıyar gibi” ne “menem bir şeydir”e kafa yordum. İçinden çıkamadım.


“Hiçleşme”nin tavana vurduğu o röportaj ve fotoğrafları bir kalem geçtim de, her konuda “aslanlar” gibi konuşan, yazan Rasim Ozan Kütahyalı kardeşime kendini savunurken söylediklerini hiç mi hiç yakıştıramadım…

O röportajı ve fotoğrafları gördüğümde şoke oldum desem abartı olur mu bilmem. İçimde bir şeylerin ezildiğini hissettim. Sevgili dostum Alper Görmüş’e “sığındım”. Beni de o röportajın “kahramanlarını” da en iyi o anlayabilirdi…

Neredeyse olayı unutup gidecektim ki, sabahın köründe Ozan Kütahyalı’nın “savunmasını” okuyunca, kendi kendime “işte budur” dedim…

Demek ki bazı “ağabeylerinin”, “ablalarının” yolu onu da cezbetmiş…

Demek, yazdıklarını, söylediklerini yeterli bulmamış daha çok “parlamak” için…

Olabilir. Kendisinin seçimidir.

Ama önümüzde apaçık duran “gerçeği” her zaman yaptığı gibi “aslanlar” gibi savunmasını beklerdim.

Demiş ki, “Dandik bir iş oldu”

Nasıl bir iş olacağını bekliyordu ki?

“Cinliği”, nasıl bir iş olacağını önceden görmesine yetmemiş miydi?

“Kendini düşünen insan böyle pozisyona düşer mi” diye sormuş.

Neden olmasın, tercih meselesi…

“Düştüm işte ben hıyar gibi…” de son “bombası…

Hıyarın ne suçu var ki burada?

Ozan Kütahyalı ile aynı yaşlarda bir yazar var. Yazılarını keyifle okuyordum. Ne zaman ki bir reklam filmindeki o “şuh” kahkahalarıyla yüz yüze geldim, artık okuyamıyorum. En ciddi yazılarında bile içim dışım kahkaha oluyor. Yabancılaştırma efekti gibi…

Taraf gazetesini çıkaran grup hoş da bir dergi sunuyor okurlara: K Dergisi…

Geçen haftanın (6 Kasım 2009) kapağını Jean Baudrıllard’a ayırmış. Pek derinlikli bir çalışma olmasa da öne çıkardıkları bir spot vardı. Baudrıllard şöyle diyor:

“Kapitalizm, erkeği tehlikesiz hale getirip ehlileştirmek ve bir dolap beygiri yapmak için kadını kullanır…”

Bundan sonra Kütahyalı’yı nasıl okuyabileceğimi bilemiyorum.

En önemli yazıda, göğüs kıllarına dokunan bir kadın eli gelip oturacak karşıma.

En “babayiğt” yaklaşımında, yakasından çekiştirilen “cinsel obje” beni rahat bırakmayacak…

Baudrıllard’ın, “Bir dolap beygiri” ne yaparsam yapayım, hep peşimden koşturacak…

'GAZETE' Mİ, 'KAĞIT PARÇASI' MI?

Neredeyse altı aya yakın kağıda, kaleme, klavyeye dokunmadım. “Nadasa çekilmenin” çok yararını gördüm. Ege’nin mavi sularına yaslanmış “köyümde”, toprak ana beynimin tüm kirini yıkadı. Kalbim çarpıntısının farkına vardı.

Kalbimi fark ettim.

Gülmeyi öğrendim…

Yine geldim.

Kent bir değişik.

Karmaşa yerli yerinde…

Beni ilk “çarpan” kızım oldu.

“Baba” dedi benim kız, “Dışarı çıkıyorum. Ocakta et pişiyor, yarım saat sonra ocağı kapat, yanmasın”…

“Ne eti, ne ocağı kızım” diyecektim, “Baba, bir de fırında kek var, onu da birazdan çıkarıver…”

Mutfakta kimsecikler yok oysa… Ne ocak yanıyor, ne et, ne de kek pişiyor…

“Dalga mı geçiyorsun kızım” diye parladım.

Kahkahayı patlattı, “Ay babaaa, bi alemsin. Facebook’ta kafe açtım. Satış yapıyoruz, para kazanıyoruz, kazandıklarımızla kafeyi geliştiriyoruz. Yemekleri zamanında çıkarmazsak yanıyor.”

Vayyy, benim kız iş kadını olmuş da haberimiz olmamış…

“Sanal babacığım sanal…”

Aslında olmayan kafede, olmayan yemekleri, olmayan müşteriye satıp olmayan paraları kazanıyorlarmış.

“Mış” gibi…

Hayatımız gibi…

Televizyonda içimizi parça parça eden bir olayı izlerken bir yandan da çekirdek çıtlatmayı sürdürmek gibi. Ocakta et pişiyormuş gibi…

Gazetedeki en çarpıcı haber, olmamış gibi, fırındaki kek gibi…

Hem varmış gibi, hem yokmuş gibi…

Hem olmuş, hem olmamış gibi…

“Kağıt parçası” aylarca yokmuş gibi…

Şimdilerde varmış gibi…

Kuruymuş gibi…

Islakmış gibi…

Ortada suçlular varmış gibi…

Suç da, suçlular da yokmuş gibi…

Hayat, “Facebook oyunları” olarak sürdürülebilir mi?

Ocakta et olmadığını anlama zamanı gelmeyecek mi?

“Yandaş” ve “taraftar” olarak çarpışan medya, bu savaşı sürdürürken fırında kek olmadığını ne zaman anımsayacak?

Gözümüze gözümüze sokulan gerçekler ortadayken, hala “ocakta et pişiyormuş”u oynayanlar, bin bir bahanenin altına sığınanlar, bizi de sanal mı sanıyorlar?

Artık yolun sonu…

“Kağıt parçasına” dönüşmüş gazeteler ve gazeteciler ya çöpe atılacak ya da Facebook oyunları bizi teslim alacak…


1 Mayıs 2009 Cuma

BAŞIMIZA NEREDEN ÇIKTIN OYA ABLA?

Utançlarımız, yüzsüzlüğümüz, riyakarlığımızla ne güzel geçinip gidiyorduk. Bencillik, yalancılık, dalkavukluk ezbere bildiklerimizdi. Sıkıştığımızda yalanların altına saklanır, o zayıf, yetersiz, yeteneksiz halimizi, saldırganlığımız, küfürlerimiz ve aşağılamalarımızla örterdik.
Bunları naylon bir maskeye dönüşmüş, pörsümüş yüzümüze vuruyorsun da eline ne geçiyor Oya Abla?

Hani o yarışma programında sıkça rastladığımız, sonra bir reklamda kahkahaları göğü delen genç “köşe yazarı”ndan gelmişti bu soru.

Yani, ilk soran ben değilim.

“Nereden çıktı Oya Baydar?” demişti. “Yandaş medya”nın alıntı yaptığı yeni bir köşe yazarı olarak “tanıtmıştı” seni. Sonra da seninle ilgili şöyle “aydınlatmıştı” bizi:

“... Bahsede bahsede bitmiyor, herkes onu övüyor... Reklamın sonu yok.. Şimdi aniden başlayan bu Oya Baydar furyasının altında ne olduğu çok belli: Psikolojik harp mimarları inandırıcı bir yazar arayışında, baktılar ki eldekiler defolu, yeni birini bellediler… İşte bildiğimiz 'liberal' kalemler de inandırıcı değil. O yüzden Oya Baydar'a ihtiyaç duyuluyor. Yeni ve yıpranmamış!” (29 Mart 2009, Akşam)

Politika yıllarını nereden bilsin. Belki daha doğmamıştı, belki ana kucağında bebekti.

Şu “cennet yaşamımızın” içine bir “bomba” gibi düştün, Oya Abla…

Sait Faik, Yunus Nadi, Orhan Kemal, Cevdet Kudret ödüllerin beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Elveda Alyoşa , Kedi Mektupları, Sıcak Külleri Kaldı, Hiçbiryer’e Dönüş, Erguvan Kapısı, Kayıp Söz kitapların da hiç umurumda değil.

“Pişmiş aş”a niye su katıyorsun Oya Abla?

Bu zamanlar, artık “o zamanlar” değil, bunu göremiyor musun?

Biz, gazetemizin kapısında grev nöbeti tutan arkadaşları görmezden gelmeye alışmıştık.

Dün yazdığımızın, bugün yüz seksen derece tersini yazmaya alışmış ve alıştırmıştık.

Kimimiz savcı, kimimiz avukat rolüne tam kaptırmıştık kendimizi, sen çıktın ortaya.

Görmezden gelmenin, çarpıtmanın, kendimize yontmanın piri olmuştuk oysa…

Kimin kayığına binersek onun türküsünü çığırabiliyorduk, özgürce…

“Hormonlu ağabeylerin” kuyruğunda, kendimizi adam yerine konuluyormuş gibi hissettiğimiz sanal dünyalarımıza limon suyu sıkman şart mıydı Oya Abla…

Sen bu günleri, bizim “cennet hayatımızı” anlayamazsın.

En sevdiklerinin bile yazdıkları, seni yüzlerce değişik sona götürür, şaşırır kalırsın.

Bak “taze” bir örnek:

Milliyet’te, çok sevdiğini, diline, duygusuna hayran olduğunu belirttiğin hanım yazar, “Oya Abla, biz şimdi nereye gidelim” başlığıyla bir yazı yazmıştı. O yazıyı ben de okumuş ve “soğuk duş etkisi” yaşamıştım.

Hadi benim anlayışsızlığıma, geri zekalılığıma ver.

Ver de…

Sana ne demeli?

Sen de durduğun yerin beğenilmediğini içeren, “sitemkar” bir yazı olarak yorumlamışsın. (25.4.2009, Taraf)

Oysa Milliyet’teki hanım gazeteci, bugünkü kısa notunda yazdıklarının hiç de bizim yorumladığımız gibi olmadığını belirtiyordu. (Ece Temelkuran, 26.4.2009)

En sevdiklerimizin bile yazdıklarından kesin yargılara varamadığımız bir “hayat” bu, Oya Abla…

Bu öyle bir hayat ki, ne 60’lara, ne 12 Mart’lara, ne 12 Eylül’lere benziyor.

Medyamız bir çöplüğe dönüştü, görmüyor musun Oya Abla?

Çöplük dedim de aklıma geldi.

Çöplükle ilgili bir romana sıvanmışsın.

Rica etsem, bizim çöplüğe de birkaç sayfa ayırabilir misin?

Yazdıklarımda yanlış anlayabileceğin yerler olabilir. Lütfen önce bana sor. Bana düzeltme ve “kıvırma” hakkı tanı.

Bir de o soruyu “sorsam mı sormasam mı” diye içim içimi yiyor:

“Sahi, sen nereden çıktın da geldin, seni tedavüle kim çıkardı Oya abla”

BU “İŞ”İN MOKU ÇIKTI…

Çağrılmışlar mı çağrılmamışlar mı? Ayağa kalkmışlar mı kalkmamışlar mı? Gazetecilik rajonu bu sorularla test ediliyor sanki. Oysa pejmürdelik paçalardan dökülüyor. Medyanın şu son dönem acıklı haline yakışacak bir tümce aradım durdum. Önce “bu işin suyu çıktı” dedim. Çok hafif kaldı. Ben de “düzeysizlik rüzgarına” kapıldım. Bu güzelim mesleğin gerçekten mokunun çıktığını bağırmak istedim.

Sabah Yazarı Umur Talu’nun “maruzatı”nı okudunuz mu? Atlayanlar varsa, bir zahmet bakıversin.(17 Nisan 2009, Sabah)

Sıfırlanmış mesafeler, çocuksu kompleksler, böbürlenmeler, içi kof satırlarla tüketilen yaşamlar, sonuçta varılan “acıklı”, “ağlanası” bir yer…

Sırtından ceketini sıyırır gibi fırlatıp attığı, unuttuğu, kesinlikle anımsamak istemediği “gerçekle” yüzleşmeye cesaret edemeyecekler, zaten okuyamayacaklar o yazıyı. O ayna yüzlerine fena çarpacak.

“Beğendiklerimizin” başına haller geldiğinde ayağa fırlayıp, “aşağıladıklarımız” yerlerde sürüklenirken kılımız kıpırdamıyorsa bunun adı nasıl gazetecilik olabiliyor?

Bir taraf “Ergenekon savcıs”ına, diğer taraf “Ergenekon avukatı”na saldırmayı “iş” edinip gerisini “sümen altı” yaparsa, gazeteciliğin çileli patika yoluna nasıl varacağız?

Taraf yazarı bir televizyon programında söylediklerinin “faturasını” yüzünde patlayan yumruklarla “ödüyor”, o çok demokrat bildiklerimiz, de dahil tek satır yok. Görüşlerinden nefret ettiğimiz biri mağdur olduğunda görmüyorsak, duymuyorsak, biz nasıl gazeteciyiz?

Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasını beğenenlerle beğenmeyenlerin birbirinin boğazını sıktığı ortamda, onca sorunun üzerinden gelmeye katkıda bulunacak görüşleri kiminle paylaşacağız?

Bir zamanlar, Evren nutuklarına methiye düzenlerin, bugün İlker Başbuğ’un sözlerini didik didik etme maharetine soyunmaları, nasıl iç burkan bir ironidir…

Dostlar, bu medyayla, bu ülkeye yazık ediliyor, ayıp ediliyor…

Şimdi “o bilindik numaraları” buraya tek tek yazmaya kalksam, aylarca bilgisayar başında oturmam gerekecek.

Üstelik herkes yaptığı “numaraları” biliyor, zevk alıyor, bırakmaya niyetli görünmüyor ve hala yaşadığını, insan, hatta gazeteci olduğunu sanmak istiyor. Buna bizi de inandırmaya çalışıyor.

Ekranlarda gazeteci arkadaşına “ajan” diyen, Genelkurmay Başkanı’nı dinleyen gazeteciler arasında beğenmediklerinin bulunmasından neredeyse rahatsız olan ve “Bizim ‘liboş tayfa’ da gelmişti” diye yazılar döktüren, “biz haklı çıktık” tümcesine bayılan, sürekli aşağılayan, yazılarında bilinç düzeyi ayna gibi ortadayken “en iyisini ben bilirim”i oynayan bir zihniyetle bu “iş” nereye kadar sürer?

Sürer mi?

Beyler, bu işin “moku” çıktı.

Kokuları her yanı sardı.

Sizin oralara ulaşmadı mı?

26 Nisan 2009 Pazar

Özkök, Eşini Dinlese, Roman Yazmaya Başlasa...

Kılı kırk yararak okurum yazılarını. Sonra okuduklarımı “ters yüz” edip ne demek istediğini anlamaya çalışırım. Ama ne yaparsam yapayım, hep şaşırtır beni Ertuğrul Özkök. Bizim yıllardır yaptığımız “Özkök tahlilleri”nin ne kadar yetersiz kaldığını Sayın Tansu Özkök yüzümüze vurdu, sağ olsun. Tansu Hanım, “ünlü” genel müdür eşinin gazeteciliği bırakıp roman yazmasını istiyor.
Yüz sene düşünsek aklımıza gelir miydi?

Sanem Altan’ın Vatan’daki röportajının üzerinden epey zaman geçmesine karşın,(3.11.2008) “bendeki etkisi hâlâ sürüyor” desem abartılı gelebilir. Ertuğrul Özkök’ün eşi Tansu Hanım’ın, hüzünlü hayatının, eşine siteminin okları gelip bizim bedenlerimizi de deşti, desem…

Tansu Özkök, aslında eşini anlatıyordu, ama sanki “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” der gibiydi. “Afili gazeteciliğin” o “görkemli”, “bol cilalı” ve epeyce varsıl hayatlarında nelerin ıskalandığına dikkat çekerken, omuzlarımızdan tutup sarsıyordu Tansu Özkök:

“İnanın parasızlık bana hiç acı vermedi. Ertuğrul hep daha fazla sıkıldı bundan. Ona hep söylüyorum zaten ‘Ben küçülebilirim.’ 125 metrekare falan bir ev istiyorum, kendi başıma başa çıkabileceğim bir ev. Burası 600 metrekare. Küçülemeyen o. Problem onda. Ben çok daha küçük bir hayat istedim hep. Başından beri böyleydim. Ertuğrul’un şu sağladığı hayat, bu ev, şu gördükleriniz bana hiçbir şey ifade etmiyor. Ben bunlarla mutlu olan biri değilim. Daha küçük bir hayatı istedim hep. Ertuğrul’u sevmesem dayanamazdım, çoktan giderdim. Bu benim gerçeğim değil. Bu onun gerçeği.”

Tansu Hanım konuştukça, hem Ertuğrul Özkök’ün köşe yazılarındaki inişli, çıkışlı hatta vurdum duymaz hallerin “sırrına” varıyor, hem de çaktırmadan içimizde bir yolculuğa çıkıyor, kendi ıskaladıklarımızın hüznüyle cebelleşiyorduk. “Çok yoruldum bu işlerden” diye yakınırmış Özkök. Ama onu en iyi tanıyan hayat arkadaşı, kül yutmuyor:

“Yalan söyleme Ertuğrul, bu senin tercihin. Yorgun olan benim çünkü bu benim tercihim değildi, derim. Ben böyle bir adamla evlenmedim. Yaşadığım insanla bu hayatı paylaşmak isterdim. Ertuğrul’la yaşamak isterdim birçok şeyi. Doğayla iç içe bir hayat olurdu benimki… Bazen ona, Ertuğrul ben yoruldum bu hayattan, emekli olmak istiyorum, sen nasıl hâlâ duruyorsun? diyorum”

Bizim evde en çok yinelenen o tümce gelip yüreğime oturdu:

“Sen o zamanlar yoktun…”

Özal’ın peşindeydik. Demirel’le gezideydik. Seçimdeydik. Depremdeydik. Görevdeydik. Yaş günleri, yeni yıl, mezuniyet fotoğraflarının çoğunda yoktuk. Üstelik biz sıradan bir “ecirdik”, paramız, pulumuz yoktu, zor geçinenlerdendik…

Tansu Hanım, eşine gazeteciliği bırakıp roman yazmasını önermiş. Yanıt: “İlerde” Burada çok güldüm. Ertuğrul Özkök’ün yıllar önceki bir röportajını anımsadım. “Yakın arkadaşlarım kaldıysa, benim değil onların sayesinde kalmıştır. Bu meslekten ayrıldığım zaman onların kıymetini daha çok bileceğim” demiş.(Komedya, Ümit Otan, Alfa Yayınları) Demek hala o günler gelmemiş. “Bunun ilerisi ne, merak ediyorum. Yok ki ilerisi. 62 yaşında.” diyor Tansu Özkök.

Kasılmalar, güç gösterileri, “en büyük benim” hezeyanları, görkem ayinleriyle geçen hayatların, sanallığını Tansu Özkök kadar net, vurucu anlatabilecek bir gazeteci var mıdır acaba? Sanmıyorum.

“Ertuğrul genel yayın yönetmeni ve köşe yazarı sonuçta. Burada esas güç Aydın Doğan ve ailesi. Çünkü Aydın Doğan ‘Tamam Ertuğrul, gel sen yönetim kuruluna’ dediği zaman o güç zaten bitiyor. Güç Hürriyet. Daha önce de Simavi ailesiydi. Siz o gücün altında bir şeyler yaratmaya çalışıyorsunuz. Ertuğrul Özkök bana tuhaf gelen bir imaj. Ertuğrul’dan öteye geçmedi o imaj çünkü benim için. Çok şaşırıyorum ‘Ertuğrul’un gücü’ falan dediklerinde. Böyle bir şey yok. Hiç inanmıyorum bu güce ben. Öğretim üyesi olsaydı, gene aynı yerde olurdu, bir şey kaybetmezdi diye düşünüyorum. Kitap yazmasını, yurtdışında bir üniversite kürsüsünde hoca olmasını çok daha fazla isterdim. Kalıcılık budur. İnsanı mutlu eden şeyler kalıcıdır. Gazetecilik suya yazı yazmak. Analizler falan. Ortaya konan bir şey yok. Hâlâ söylüyorum Ne olur roman yaz.”

Yüreğinize sağlık Tansu Hanım. “İyi ki” diyorum 60’lı yaşları beklememişim. Kızımın konservatuardaki tüm piyano konserlerini nasıl izleyebilirdim? Oğlumla, “iki arkadaş maceraları”nı nasıl yakalayabilirdim? Ayvalık’ta Orfonoz’un kahvesindeki yaşamı, Cunda’nın büyülü dünyasını nasıl yudumlayabilirdim.

Teşekkürler Tansu Hanım…

Eşiniz sizi dinleyip, bir de romana başlasa…

HANGİ BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ...

Herkes ayakta. Herkes “basın özgürlüğü” diyor, başka şey söylemiyor. Gerçekten çok mu istiyorsunuz? Sabah’ın kapısında bekleşen genç arkadaşları “görmekle” başlayın işe. Örgütlenmeye yoksunuz, insan gibi çalışmak, üretmek ve yaşamak isteyenlere körsünüz.
Basın özgürlüğü, alacak verecek davalarıysa, şirket batırma çıkarma operasyonlarıysa, ihale rant kavgalarıysa, çalışanların en temel haklarına karşı vurdumduymazlıksa ben yokum arkadaş…

Doğan grubuna gelen vergi cezası haklı mıdır, haksız mıdır bilemem. “Babayiğitlerin” de bilebileceğini hiç sanmam.

Maliyenin verdiği ceza mahkemeye gidecek, haklı haksız ortaya çıkacak. İktidar baskısı mı, yoksa başka bir durum mu var aydınlanacak.

Yıllar boyu dönen dolaplar, iktidar- medya ilişkileri, tehdide varan ihale telefonları, banka almalar, içini boşaltmalar, yatlar, katlar, saltanat hayatı sanki bu medyada yaşanmadı. Her şey sanki güllük gülistanlıktı…

Haberi “mala”, okuru “müşteriye”, gazeteleri “süper markete” dönüştürürken, çalışanın tek dayanağı sendikasını bir gecede yok ederken, işten atılma korkusunu yaşam biçimine dönüştürürken, işler “tıkırında” giderken “basın özgürlüğü naraları” hiç akla geliyor muydu?
“Bir kamu müessesesi olan gazetecilik mesleğinin ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilmesi kesinlikle karşı olduğumuz ve olacağımız bir husustur” Tarih 31 Ocak 1994. Metni imzalayanların çoğu bugün de önemli yerlerde.

Üstelik daha kaç metin, kaç manşet “verilen sözlere” ayrıldı.

Peki verilen sözlerin yaşama geçirilmesini kim engelledi? Hükümetler mi? Çalışanlar mı?

O yıllarda, Türk-İş ve DİSK’e bağlı sendikaların şube başkanları, gidişatın “bam teli”ne şöyle dikkat çekiyorlardı:

“Basın emekçilerinin kendi çıkarlarını koruyamamaları hem ülke, hem kendileri açısından sıkıntı vericidir.”(Babıtelli, sayfa:90)

İmzaların, uyarıların üzerinden 15 yıl geçmiş.

Bu 15 yılda medyamız adına yaşanan utanç verici olayları tek tek sıralamaya gerek var mı?

En iyisi bugüne bakmak.

İşyerlerinin kapısında bekleşen grev gözcüsü gazeteci arkadaşlarını görmezden gelenlerin, bir küçücük haberi bile çok görenlerin, bunun da ötesinde, bu önemli gelişmeyi okurundan saklayan, gizleyen “büyük” medyanın “basın özgürlüğü” diye ayağa fırlamasındaki ironi katlanılacak gibi değil.

Sormak lazım: Hangi basın özgürlüğü?

“Sendika bizim aleyhimize oluyor” diyen genel müdürlerin, köşesinde emekçi ahkamı keserken gazetesinin orta yerinde “bu sendika bizi batıracak” diye bas bas bağıranların söz ettikleri, hangi basın özgürlüğü acep?

Petrole, nükleere, arazi rantlarına, ihale numaralarına, bankalara, biz gariban çalışanların göremediği, görse bile anlayamadığı ilişkilere, kadrosuz, karın tokluğuna çalıştırmalara, görmezden gelmelere, linç etmelere bulanmış bir “basın özgürlüğü” mü?

Elimizi vicdanımıza koyup yeniden soralım, hangi basın özgürlüğü?

Yazımızın başlığına “Tiksinti” koyup, (Serdar Turgut, Akşam, 20.2.2009) politik yaşamımızdaki yüz kızartıcı hallerden yakınırken, medyamızın tiksinç hallerini de anımsadığımız ve dillendirdiğimiz zaman “basın özgürlüğü” deme hakkımız olacak.

Afra, tafra yapmaya, sürekli birilerine çatmaya, düşman ilan etmeye gerek yok.

Siz, önce altına imza koyduğunuz metinlere uymaya, yaşama geçirmeye karar verin, gerisi kolay.
Var mısınız?