1 Mayıs 2009 Cuma

BAŞIMIZA NEREDEN ÇIKTIN OYA ABLA?

Utançlarımız, yüzsüzlüğümüz, riyakarlığımızla ne güzel geçinip gidiyorduk. Bencillik, yalancılık, dalkavukluk ezbere bildiklerimizdi. Sıkıştığımızda yalanların altına saklanır, o zayıf, yetersiz, yeteneksiz halimizi, saldırganlığımız, küfürlerimiz ve aşağılamalarımızla örterdik.
Bunları naylon bir maskeye dönüşmüş, pörsümüş yüzümüze vuruyorsun da eline ne geçiyor Oya Abla?

Hani o yarışma programında sıkça rastladığımız, sonra bir reklamda kahkahaları göğü delen genç “köşe yazarı”ndan gelmişti bu soru.

Yani, ilk soran ben değilim.

“Nereden çıktı Oya Baydar?” demişti. “Yandaş medya”nın alıntı yaptığı yeni bir köşe yazarı olarak “tanıtmıştı” seni. Sonra da seninle ilgili şöyle “aydınlatmıştı” bizi:

“... Bahsede bahsede bitmiyor, herkes onu övüyor... Reklamın sonu yok.. Şimdi aniden başlayan bu Oya Baydar furyasının altında ne olduğu çok belli: Psikolojik harp mimarları inandırıcı bir yazar arayışında, baktılar ki eldekiler defolu, yeni birini bellediler… İşte bildiğimiz 'liberal' kalemler de inandırıcı değil. O yüzden Oya Baydar'a ihtiyaç duyuluyor. Yeni ve yıpranmamış!” (29 Mart 2009, Akşam)

Politika yıllarını nereden bilsin. Belki daha doğmamıştı, belki ana kucağında bebekti.

Şu “cennet yaşamımızın” içine bir “bomba” gibi düştün, Oya Abla…

Sait Faik, Yunus Nadi, Orhan Kemal, Cevdet Kudret ödüllerin beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Elveda Alyoşa , Kedi Mektupları, Sıcak Külleri Kaldı, Hiçbiryer’e Dönüş, Erguvan Kapısı, Kayıp Söz kitapların da hiç umurumda değil.

“Pişmiş aş”a niye su katıyorsun Oya Abla?

Bu zamanlar, artık “o zamanlar” değil, bunu göremiyor musun?

Biz, gazetemizin kapısında grev nöbeti tutan arkadaşları görmezden gelmeye alışmıştık.

Dün yazdığımızın, bugün yüz seksen derece tersini yazmaya alışmış ve alıştırmıştık.

Kimimiz savcı, kimimiz avukat rolüne tam kaptırmıştık kendimizi, sen çıktın ortaya.

Görmezden gelmenin, çarpıtmanın, kendimize yontmanın piri olmuştuk oysa…

Kimin kayığına binersek onun türküsünü çığırabiliyorduk, özgürce…

“Hormonlu ağabeylerin” kuyruğunda, kendimizi adam yerine konuluyormuş gibi hissettiğimiz sanal dünyalarımıza limon suyu sıkman şart mıydı Oya Abla…

Sen bu günleri, bizim “cennet hayatımızı” anlayamazsın.

En sevdiklerinin bile yazdıkları, seni yüzlerce değişik sona götürür, şaşırır kalırsın.

Bak “taze” bir örnek:

Milliyet’te, çok sevdiğini, diline, duygusuna hayran olduğunu belirttiğin hanım yazar, “Oya Abla, biz şimdi nereye gidelim” başlığıyla bir yazı yazmıştı. O yazıyı ben de okumuş ve “soğuk duş etkisi” yaşamıştım.

Hadi benim anlayışsızlığıma, geri zekalılığıma ver.

Ver de…

Sana ne demeli?

Sen de durduğun yerin beğenilmediğini içeren, “sitemkar” bir yazı olarak yorumlamışsın. (25.4.2009, Taraf)

Oysa Milliyet’teki hanım gazeteci, bugünkü kısa notunda yazdıklarının hiç de bizim yorumladığımız gibi olmadığını belirtiyordu. (Ece Temelkuran, 26.4.2009)

En sevdiklerimizin bile yazdıklarından kesin yargılara varamadığımız bir “hayat” bu, Oya Abla…

Bu öyle bir hayat ki, ne 60’lara, ne 12 Mart’lara, ne 12 Eylül’lere benziyor.

Medyamız bir çöplüğe dönüştü, görmüyor musun Oya Abla?

Çöplük dedim de aklıma geldi.

Çöplükle ilgili bir romana sıvanmışsın.

Rica etsem, bizim çöplüğe de birkaç sayfa ayırabilir misin?

Yazdıklarımda yanlış anlayabileceğin yerler olabilir. Lütfen önce bana sor. Bana düzeltme ve “kıvırma” hakkı tanı.

Bir de o soruyu “sorsam mı sormasam mı” diye içim içimi yiyor:

“Sahi, sen nereden çıktın da geldin, seni tedavüle kim çıkardı Oya abla”

BU “İŞ”İN MOKU ÇIKTI…

Çağrılmışlar mı çağrılmamışlar mı? Ayağa kalkmışlar mı kalkmamışlar mı? Gazetecilik rajonu bu sorularla test ediliyor sanki. Oysa pejmürdelik paçalardan dökülüyor. Medyanın şu son dönem acıklı haline yakışacak bir tümce aradım durdum. Önce “bu işin suyu çıktı” dedim. Çok hafif kaldı. Ben de “düzeysizlik rüzgarına” kapıldım. Bu güzelim mesleğin gerçekten mokunun çıktığını bağırmak istedim.

Sabah Yazarı Umur Talu’nun “maruzatı”nı okudunuz mu? Atlayanlar varsa, bir zahmet bakıversin.(17 Nisan 2009, Sabah)

Sıfırlanmış mesafeler, çocuksu kompleksler, böbürlenmeler, içi kof satırlarla tüketilen yaşamlar, sonuçta varılan “acıklı”, “ağlanası” bir yer…

Sırtından ceketini sıyırır gibi fırlatıp attığı, unuttuğu, kesinlikle anımsamak istemediği “gerçekle” yüzleşmeye cesaret edemeyecekler, zaten okuyamayacaklar o yazıyı. O ayna yüzlerine fena çarpacak.

“Beğendiklerimizin” başına haller geldiğinde ayağa fırlayıp, “aşağıladıklarımız” yerlerde sürüklenirken kılımız kıpırdamıyorsa bunun adı nasıl gazetecilik olabiliyor?

Bir taraf “Ergenekon savcıs”ına, diğer taraf “Ergenekon avukatı”na saldırmayı “iş” edinip gerisini “sümen altı” yaparsa, gazeteciliğin çileli patika yoluna nasıl varacağız?

Taraf yazarı bir televizyon programında söylediklerinin “faturasını” yüzünde patlayan yumruklarla “ödüyor”, o çok demokrat bildiklerimiz, de dahil tek satır yok. Görüşlerinden nefret ettiğimiz biri mağdur olduğunda görmüyorsak, duymuyorsak, biz nasıl gazeteciyiz?

Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasını beğenenlerle beğenmeyenlerin birbirinin boğazını sıktığı ortamda, onca sorunun üzerinden gelmeye katkıda bulunacak görüşleri kiminle paylaşacağız?

Bir zamanlar, Evren nutuklarına methiye düzenlerin, bugün İlker Başbuğ’un sözlerini didik didik etme maharetine soyunmaları, nasıl iç burkan bir ironidir…

Dostlar, bu medyayla, bu ülkeye yazık ediliyor, ayıp ediliyor…

Şimdi “o bilindik numaraları” buraya tek tek yazmaya kalksam, aylarca bilgisayar başında oturmam gerekecek.

Üstelik herkes yaptığı “numaraları” biliyor, zevk alıyor, bırakmaya niyetli görünmüyor ve hala yaşadığını, insan, hatta gazeteci olduğunu sanmak istiyor. Buna bizi de inandırmaya çalışıyor.

Ekranlarda gazeteci arkadaşına “ajan” diyen, Genelkurmay Başkanı’nı dinleyen gazeteciler arasında beğenmediklerinin bulunmasından neredeyse rahatsız olan ve “Bizim ‘liboş tayfa’ da gelmişti” diye yazılar döktüren, “biz haklı çıktık” tümcesine bayılan, sürekli aşağılayan, yazılarında bilinç düzeyi ayna gibi ortadayken “en iyisini ben bilirim”i oynayan bir zihniyetle bu “iş” nereye kadar sürer?

Sürer mi?

Beyler, bu işin “moku” çıktı.

Kokuları her yanı sardı.

Sizin oralara ulaşmadı mı?